Gün gelir, listenizde Türkiye’de görülecek hiçbir yeriniz
kalmaz, gidecek, gezecek yer bulamayabilirsiniz, ömrünüz yetmiştir ve ayak
basmadığınız nokta kalmamıştır. İşte o gün geldiğinde usanmadan, aklınıza
estiğinde, canınız yer değiştirmek istediğinde kalkın gidin Kapadokya’ya… “Kapadokya’ya
gitmek” bitmez, Kapadokya’dan bıkılmaz, her yıl hatta her altı ayda bir koşarak
kucağına atlayın, sarılın, teslim olun, sığının bu dünya şaheserine.
Özgür atların ülkesindeydik ve hemen atların bizi beklediği
çiftliğe gittik. Kahvelerimizi içtikten sonra, lider atımızı yöneten bakıcının
yardımıyla atlarımıza bindik ve bir saatlik turumuza başladık. Vadinin özgün
coğrafyasının içinde ilk atlarla yaptık gezimizi. Peribacalarının arasında toz
toprak içindeki patikalardan geçtik, sağlı sollu asma kütükleri ayrı bir
güzellik iken doğayla nasıl birlik içinde yaşandığını ve taşı toprağı onunla
nasıl paylaştığını gördük insanların. İnsanlar; bizim insanlarımız, vahşi ve
zor doğanın üstesinden gelmeyi bilmiş ama bugüne kadar onu yok etmemiş güzel
insanlarımız. Büyülenerek devam ederken yolumuza, atların güzelliğini ise
ayrıca söylemek istiyorum.
Coğrafya bizi büyülüyor ama atlar resmen bizi hipnotize ediyor. Bence dünyanın en sevgi dolu, en akıllı ve vicdanlı hayvanı, itiraf ediyorum atlara aşık oldum. Biz insan olarak ilk gördüklerimizden kaçarken, dokunmaya bile cesaret edemezken, üstünde 63 kilomla zıpladığım bu kutsal hayvan beni adeta kucaklamıştı. Sevgi bu olmalı. Vadiyi kısa bir turla gezdikten sonra çiftliğe dönüp onlarla vedalaştık. Üstümüze sinen atlarımızın kokusu ise gezinin sonuna kadar bizimle birlikteydi.
Güneş öyle kıpırdatıyor ki gölgeleri, vadi sanki dans ediyor, kayaların valsi
insanı kendinden geçirip bütün yorgunluğunu alıyor.
Ürgüp’e dönüp akşam için hazırlanıyoruz. Zamanımız çok
kısıtlı, toz içindeyiz, at kokuyoruz, en önemlisi yorgunuz ve bacaklarımız
sızım sızım sızlıyor, ayakta duramıyoruz. Ama yüreklerimiz başka alemde, tek
saniye durmak istemiyor, aceleyle hazırlanıyoruz ve doğru Türk Gecesine
gidiyoruz. Tamamiyle yabancı ziyaretçiler için hazırlanmış bu performans bizim
de pek hoşumuza gidiyor, müzik ve dansla bütün Anadolu’yu geziyoruz, gezerken
bize eşlik eden yemeğimiz; Nevşehir’in pek meşhur testi kebabı ve topraklarının
neredeyse yarısında yetişen üzümlerin şarapları. Burası esas itibariyle
şaraplık EMİR üzümünün anavatanı, sadece şarap değil üzümden yapılan pestiller,
bir çeşit üzüm lokumu olan “köftür” yeme-içme kültürüne imzasını atmış.
Buraların bir başka ünlüsü ise kabak çekirdeği. Tonlarca kabak çekirdeği
satılmayı bekliyor dükkanlarda. Sevenler için gerçekten çok lezzetli, benim
için de öyle. Yorgunuz, uyumalıyız, çünkü sabah gündoğumunda BALON turumuz var,
otelimize dönüp hemen uykuya geçiyoruz.
Sabah ezanları gündoğumunu müjdeler, böyle önemli bir görevi
vardır, biz de sabah ezanına ramak kala uyanıyoruz ve çabucak hazırlanıp
servisimize binerek, balonların havalanacağı açık alana gidiyoruz. Onlarca
balon, ne on’u, yüzlerce. Hepsi hazırlanıyor, ısıtıcılarla şişiriliyor, hava
ile dolup dev toplar halini alıyor. Gökyüzü alacakaranlık, hava oldukça serin,
gözler uykulu bedenler mahmur, hayal mi gerçek mi bilemeden izliyoruz olan
biteni. Uçsuz bucaksız vadide birer birer şişen tostoparlak olan ve yerlerinden
ayrılmaya can atan çılgın balonlar. Görüntü muhteşem, sözcüklerle anlatmak
imkansız, o duyguyu vermek için yeni terimler icat edilmeli. Ben insanın doğumu
ile özdeşleştirdim, doğumu, büyümesi, yaşaması ve bu diyarı terk etmesi. Besleniyorsunuz, büyüyorsunuz, yetişkin haline
gelip bir gün yuvanızdan kopup gidiyorsunuz. Her biri, bu doğum ve yuvadan ayrılma
sürecinin farklı aşamasında olan balonların rengarenk görüntüsü, zamanı
geldiğinde pıt pıt yükselmesi, kiminin yanyana kiminin özgürce tek başına yol
alması, muhteşem bir dans. Balonların 800 metre hatta 1000 metre yüksekliğe
ulaşması, bütün coğrafyayı kusursuz izlemenize olanak veriyor. Hele ki güneşin
doğuşu, size “günaydın” demesi, ışıkların farklı yerlerden yansıyıp gözünüzü
okşaması, renkler ve yine gölgeler. Nefes almayı unutmanız işten değil.
Göreme Açıkhava Müzesi, dünya mirası listesine giren
bölgenin en paha biçilmez merkezi olarak özel korumaya alınmış bir güzellik.
Esas itibariyle her yeri çok güzel ama burada kaya kiliseler, tapınaklar o
kadar özenli ki, açıkçası ayrıcalıklı olmayı hak ediyor. Kayaların, taştan
oymaların yaşam alanı haline getirilip kullanılmasının en ilginç örnekleri
burada. Müzeyi gezdikten sonra yolumuza devam ediyoruz, Ortahisar Kalesi,
Uçhisar ve kalesi, Güvercinlik vadisi gezdiğimiz ve bayıldığımız diğer yerler.
O kadar yorgunuz ki Uçhisar kalesine tırmanamıyoruz, son 10 metreyi bir dahaki
sefere bırakıp kalenin dibinde dolanıyoruz. Burayı bitirince doğru Güvercinlik
Vadisi’ne. Bu bölge aslında tümüyle bir güvercin cenneti ama şimdi geldiğimiz
vadi ülkenin güvercinlerinin yarısını barındırıyor. Kayaların içinde sadece
insanların değil güvercinlerin de evleri oyulmuş vaziyette, minik minik
odacıklar onların evi, yüzlerce, binlerce güvercin buralarda özgürce yaşıyor ve
vadinin içinde gruplar halinde uçarak bize gösteri yapmayı ihmal etmiyor.
Derinkuyu maceramız da bittikten sonra artık suyun ve
yeşilin yanına koşabiliriz, gezinin bu anına kadar bir türlü göremediğimiz
çömlekler ve çömlekçilerle buluşma zamanı, randevu Avanos’ta. Kızılırmağın
hemen yanındaki bu ilçe, suyun farklılığını hemen gözler önüne seriyor. Doğa
çok güzel, su nefis, Avanos epeyce farklı. Burada kendimize sokaklarda rastgele
dolaşmak için bir şans veriyoruz, çömlek yapımını izleyip birkaç örnek
yaptıktan sonra vuruyoruz kendimizi yollara. Özgün evleri, restore edilmeyi
bekleyen yapı ve sokakları ile buram buram tarih kokuyor burası da. Benim en
sevdiğim şey bütün evlerin duvarlarına asılmış, çeşit çeşit çanak ve çömlekler.
İkinci önemli el sanatı ise halıcılık. Bu bölgede çömlek yapmayı bilmeyen
erkeğe kız vermezlermiş, halı dokumasını bilmeyen kızı da gelin etmezlermiş.
Günümüzde değil ama 20 yıl öncesine kadar bütün kadın ve erkekler bunları
yapmayı bilirmiş.
Evrende her şey yaratılmış, yaratılmış ama bazıları; özenle,
bol zamanla ve büyük emekle… Bir deli yapıt, bir olağanüstü çaba, paha biçilmez
bir eser. Kimi zaman böyle olur bu işler; biri diğerine uymaz, sıyrılır gider
diğerlerinden açık arayla. Ne büyük mutluluktur varlığı bunların.
Ben ne yazık ki orta yaş olgunluğumda bu güzelliği
görebildim, erteleye erteleye bu yıla kadar geldim ama; bu aklımla, bu
birikimimle, bu algımla gördüğüm için de çok şanslıyım. Öyle tadını aldım, öyle
kana kana içtim ki Kapadokya’yı, “görmeden ölmeyin” , “okumayın, bakmayın,
seyretmeyin - hemen gidin” diyorum.
Ürgüp; benim ve arkadaşlarımın konakladığı merkez mekandı
gezimde. Sabah 6.30 uçağıyla erkenden gelmiştik İstanbul’dan ve henüz afyonumuz
patlıyorken oturmuştuk kahvaltı masamıza, Orta Anadolu’nun vazgeçilmezi
gözlemeler, zeytin, peynir, yumurta, çay eşliğinde mis gibi doyurduk karnımızı
ve hemen turlamaya koyulduk. Zira kaybedilecek tek dakika yoktu.
Coğrafya bizi büyülüyor ama atlar resmen bizi hipnotize ediyor. Bence dünyanın en sevgi dolu, en akıllı ve vicdanlı hayvanı, itiraf ediyorum atlara aşık oldum. Biz insan olarak ilk gördüklerimizden kaçarken, dokunmaya bile cesaret edemezken, üstünde 63 kilomla zıpladığım bu kutsal hayvan beni adeta kucaklamıştı. Sevgi bu olmalı. Vadiyi kısa bir turla gezdikten sonra çiftliğe dönüp onlarla vedalaştık. Üstümüze sinen atlarımızın kokusu ise gezinin sonuna kadar bizimle birlikteydi.
At turunu bitirdikten sonra asıl macera bizi bekliyordu, tam
bir adrenalin patlaması, ATV.ler. O dört tekerlekli arazi motorlarından söz
ediyorum, sıra bu motorlarla araziyi keşif turunda. Kısa bir alıştırma yaptıktan
sonra ATV’lerimize bindik ve farklı bir rotada çok başka güzelliklerin içine
daldık. Öyle noktalardan gördük ki uçsuz bucaksız vadiyi, manzara, ışık, güneş,
bulut, toz hepsi sonsuz bir uyumla hayranlığımızı çıldırttı. Toprağın yapısı
nedeniyle
bacaklarınız, ayakkabılarınız, üstünüz başınız bembeyaz oluyor,
tepeden tırnağa bir toz yığını hale geliyorsunuz ama gariptir ki, bu toz sizi
hiç rahatsız etmiyor. Hız, engebeli arazi, yokuşlar, çukurlar, çamur ve su,
hepsinin içine dalıp dalıp yolunuza devam ettikçe ve sayısız dikiti selamlayıp
her birini kendi kahramanınıza benzettikçe keyiften dört köşe oluyorsunuz. ATV
ile gezmenin de keyfi ayrı, mutlaka denenmeli.
At ve ATV çılgınlığından sonra asıl muhteşem trekking
başlıyor. Artık bacaklarınıza dönmenin zamanı. Kapadokya’ya gelenlerin ancak 100’de 1’nin
yapmak şansını yakaladığı enfes güzergahtayız. Bize özenle bu programı
hazırlayıp geziye dahil eden yerel rehberimizin sayesinde harika bir yürüyüş
yapıyoruz. İşte şimdi o peribacalarının, kaya evlerin, derin vadilerin içinde
ve arasındayız. Aklımız başımızdan gidiyor, gün akşama devrildiğinden ışık ve
renkler mükemmel, beyazdan kırmızıya dönen kayalar, güneşin son demleriyle
parlayan toprak, dar geçitler, yüksek setler, uçsuz bucaksız çukurlar, her bir
terastan gözlerimize düşen olağanüstü manzara, masal gibi olan, kendi
masalınızı yazdıran görüntü, gölgeler, şekil şekil gölgeler ve hava. Nefes
alırken
sonsuzluğun var olduğunu, bu sonsuzlukta dolaşan özgür ruhlar
olduğunuzu iliklerinize kadar hissettiğiniz uzun yürüyüşün son durağı; Haçlı
Kilise. Kilisenin ayrıntılarına girmiyorum, kayaların içine oyulmuş bir
insanlık harikası. Güllüdere, Kızılçukur, Ayvalı Kilise rotamızda bizi
selamlayan ana noktalar. Kaybolmuşluk hissimizi son duraktaki naif kahvede, çaylarımızı
içerken bırakıyoruz ve yorgunluktan son nefesimizi vermemek için biraz
dinleniyor, güneşi batırıyoruz. Kahvenin olduğu noktada gün batımı bir harika.
Sabah ezanları gündoğumunu müjdeler, böyle önemli bir görevi
vardır, biz de sabah ezanına ramak kala uyanıyoruz ve çabucak hazırlanıp
servisimize binerek, balonların havalanacağı açık alana gidiyoruz. Onlarca
balon, ne on’u, yüzlerce. Hepsi hazırlanıyor, ısıtıcılarla şişiriliyor, hava
ile dolup dev toplar halini alıyor. Gökyüzü alacakaranlık, hava oldukça serin,
gözler uykulu bedenler mahmur, hayal mi gerçek mi bilemeden izliyoruz olan
biteni. Uçsuz bucaksız vadide birer birer şişen tostoparlak olan ve yerlerinden
ayrılmaya can atan çılgın balonlar. Görüntü muhteşem, sözcüklerle anlatmak
imkansız, o duyguyu vermek için yeni terimler icat edilmeli. Ben insanın doğumu
ile özdeşleştirdim, doğumu, büyümesi, yaşaması ve bu diyarı terk etmesi. Besleniyorsunuz, büyüyorsunuz, yetişkin haline
gelip bir gün yuvanızdan kopup gidiyorsunuz. Her biri, bu doğum ve yuvadan ayrılma
sürecinin farklı aşamasında olan balonların rengarenk görüntüsü, zamanı
geldiğinde pıt pıt yükselmesi, kiminin yanyana kiminin özgürce tek başına yol
alması, muhteşem bir dans. Balonların 800 metre hatta 1000 metre yüksekliğe
ulaşması, bütün coğrafyayı kusursuz izlemenize olanak veriyor. Hele ki güneşin
doğuşu, size “günaydın” demesi, ışıkların farklı yerlerden yansıyıp gözünüzü
okşaması, renkler ve yine gölgeler. Nefes almayı unutmanız işten değil.
Benzer doğum-ölüm sürecini yeryüzü şekillerinde de
görebiliyorsunuz. Peri bacaları, binlerce yıl önce oluşmaya başladığı gibi,
günümüzde de bir yandan oluşuyor aslında ve yaşlananlar zamanla törpülenip yok
oluyor. Etrafınıza baktığınızda bebek kayaları görüyorsunuz ama öte yandan
şapkası düşmüş, erimiş incelmiş, ömrünün sonuna gelmiş olanlar da var.
Balon macerası bitince iniş şampanya ile kutlanıyor,
fotoğraflar çekiliyor, fenalaşanlar sakinleştiriliyor ve kahvaltıya koşuluyor.
Yine sıkı bir kahvaltıdan sonra artık ören yerlerini, müzeleri gezmeye hazırız.
Göreme Açıkhava Müzesi, Güvercinlik Vadisi, Uçhisar, Ortahisar, Derinkuyu
rotamızın bugünkü başlıkları. Yine yollar bizim ve bacaklarımız deli yorgun.
Daha fazla yorulmadan, enerjimizin kalan son kısmını
kullanmak üzere Derinkuyu’ya gidiyoruz. Yerin 66 metre altına ineceğiz.
İnsanlık tüm zamanını birbirini yok etmeye, birbirinin
topraklarını istila etmeye harcadığından ve her zaman olduğu üzere mağdur
olanların bunlara olan çaresiz mücadelesi, derin yeraltı şehirlerini yaratmış.
Kat kat şehirler bunlar. Halk, vahşi istila ve yok edilme harekatlarından
kurtulmak için yerin altına oydukları, tünellerle, geçitlerle birbirine
bağladığı bu şehirlerde yaşamak zorunda kalmış. Aylarca hayatınızı devam
ettirecek her türlü mühimmat, erzak, hayvan, eşya buralara istiflendikten sonra
insanlar buralarda saklanarak, istilacıların çekip gitmesini beklemiş. Aşağıda
kiliseler, toplantı alanları, okullar, evler, mutfaklar, kilerler, ağıllar, su
depoları, kuyular, herşey ama herşey var. Omuzlarınız sürterek geçtiğiniz
koridorlar, iki büklüm indiğiniz merdivenler, kafanızı alçak tavanına vurup
durduğunuz uzun tüneller… hepsini dolaşıyoruz. İnsan çok değişik düşüncelere
dalıyor, anlamak mümkün değil, bunca eziyet niyedir demediğiniz tek saniye yok.
Biz 66 metreye indik ki, gezdiğimiz yerler bu şehirlerin onda biri bile değil.
Çömleklerin yapıldığı çamur tabi ki Kızılırmak’tan.
Yurdumuzun en uzun akarsuyu Kızılırmak, İç Anadolu’nun can damarı, hayat iksiri.
Işıl ışıl parlayan sularında yüzlerce kazın yüzdüğü güzel nehir, buraya da
hayat vermiş.
Çay ve kahve ritüelinden sonra artık dönüş aşamasına
geçebiliriz. Güneş batarken Ürgüp’e dönmek üzere yola koyuluyoruz. Ürgüp’te son
alışverişleri yapıp, eşyalarımızı da arabamıza yükledikten sonra havaalanına
doğru yola dökülüyoruz. Hala aklımız fikrimiz manzarada. Uçhisar Kalesi’nin
akşam manzarası, batmış güneşin kızıllığında bize kalan
güzelliklerini sunan
peribacaları, anlatılacak gibi değil, içimizi bir burukluk kaplamış durumda.
Hiç bitmesin istiyoruz, hiç geçmesin zaman, biz hep orada kalalım ama olmuyor.
İşte o anda bütün gezi boyunca kulağınıza bir yerlerden fısıldayan sayısız
melodinin sesi kısılmaya başlıyor. Balonların dansında, peri bacalarının
içinde, şekilden şekile giren vadinin hareketinde sürekli size şarkılar
söyleyen ruhunuzun, bilinçaltınızın sesi kayboluyor ve bu gezi burada son
buluyor.
Devamını siz yazın ya da üşenmeyin baştan yazın. Ya da
defalarca defalarca yazın Kapadokya’yı; ve asla unutmayın - Türkiye bitse
Kapadokya bitmez.
NOT: Fotoğraflardan dört tanesi sevgili kızım - sanat tarihçi Miray Kırkoçoğlu ile kadim arkadaşım - gezgin Serap Selçuk'a aittir.
NOT: Fotoğraflardan dört tanesi sevgili kızım - sanat tarihçi Miray Kırkoçoğlu ile kadim arkadaşım - gezgin Serap Selçuk'a aittir.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder