Sonbaharı seviyorum, hele bu mevsimde yazı yaşayabilenlere
bayılıyor ve çok kıskanıyorum.
Madem öyleyim dedim; gündüz yazı, gece kışı
yaşayabileceğim en mutlu yerlerimden biri olarak seçtim Urfa’yı. Bunda, kaçıncı
gidişi bilmiyorum ama sesini çıkartmadan razı olan gezgin arkadaşımın da payı
büyük, çünkü kendisi yarı Urfalı. Her neyse sağolsun beni (ki ikinci gidişim),
gezgin diğer kankimizi ve ilaveten aramıza kattığı ve çok da iyi yaptığı
dördüncü ile düştük yollara. Aslında uçakla olunca yola da düşülmüyor ama
olsun. Uygarlığın beşiği, herşeyin aslında pek de farklı olduğu yine de bizden
diye bayıldığımız farklı bir kültürün kucağındayız. Farklı diyorum, farkı
mutfakta hemen hissediyorum çünkü; gerçekten tüm Türkiye’de bütün mutfaklar
karıştığı halde nedense Urfa’da böyle bir karışma durumu sözkonusu değil.
Bakalım nereye kadar, çok yakında cafe-bistro, krep, makarna, pizza ve taze
yeşil fasulye toplumu haline gelebilirler. Sahi ben Urfa sınırlarında fasulyeye
rastlamadım. Adamlar mısırcı olmuşlar, bir ekmek yapmadıkları eksik ama fasulye
inatla yok. Geçelim artık bu faslı, isot, biber, patlıcan, domates yeter gider…
Yakamıza taktığımız eşarp, iğne gibi her öğün ve yemekte bu ekip hep var, hep
var, hep var. İyiki de var. Bayıldım.