Sonbaharı seviyorum, hele bu mevsimde yazı yaşayabilenlere
bayılıyor ve çok kıskanıyorum.
Madem öyleyim dedim; gündüz yazı, gece kışı
yaşayabileceğim en mutlu yerlerimden biri olarak seçtim Urfa’yı. Bunda, kaçıncı
gidişi bilmiyorum ama sesini çıkartmadan razı olan gezgin arkadaşımın da payı
büyük, çünkü kendisi yarı Urfalı. Her neyse sağolsun beni (ki ikinci gidişim),
gezgin diğer kankimizi ve ilaveten aramıza kattığı ve çok da iyi yaptığı
dördüncü ile düştük yollara. Aslında uçakla olunca yola da düşülmüyor ama
olsun. Uygarlığın beşiği, herşeyin aslında pek de farklı olduğu yine de bizden
diye bayıldığımız farklı bir kültürün kucağındayız. Farklı diyorum, farkı
mutfakta hemen hissediyorum çünkü; gerçekten tüm Türkiye’de bütün mutfaklar
karıştığı halde nedense Urfa’da böyle bir karışma durumu sözkonusu değil.
Bakalım nereye kadar, çok yakında cafe-bistro, krep, makarna, pizza ve taze
yeşil fasulye toplumu haline gelebilirler. Sahi ben Urfa sınırlarında fasulyeye
rastlamadım. Adamlar mısırcı olmuşlar, bir ekmek yapmadıkları eksik ama fasulye
inatla yok. Geçelim artık bu faslı, isot, biber, patlıcan, domates yeter gider…
Yakamıza taktığımız eşarp, iğne gibi her öğün ve yemekte bu ekip hep var, hep
var, hep var. İyiki de var. Bayıldım.
Ayağımızı bastığımız gibi sabahın 5.00’ından beri yollarda
olan ve açlıktan bitkin düşen bedenimize ilk ödülü, muhteşem Urfa kahvaltısı
ile takdim ediyor ve kendimizi ZAHTER Kahvaltı Evi’ne atıyoruz. Güneydoğu
bölgesinde içilen çayların lezzetine bir tek Doğu Karadeniz’de rastlanıyor,
orası suyundan buradaki ise çayından.

Acıyı
bal eylemiş bu arkadaşlar ama benim gibi acı sevenler için de cennet sayılabilir.
Halimden gayet memnunum, su bardağında çay içiyorum (özellikle isterim gittiğim
yerlerde), enfes pidelere gömülmüşüm, en sevdiğim patlıcan her çeşit haliyle
çatalımın ucunda ve en önemlisi acı salçalı yumurta başımda taç olmuş, yiyorum
da yiyorum. Bu kahvaltı herşeye değer.
Karnımızı güzelce doyurduktan sonra ilk istikamet HARRAN ve
yola devam. Sağolsun bize motorize olarak hizmet eden İbrahim’in (bu memlekette
erkeklerin yarısı İbrahim) arabasına doluşuyoruz ve yaklaşık bir saat sonra
Harran’dayız. Harran demek ilk üniversite demek; hoş şu anda çok azı ortaya
çıkmış büyük bir kazı alanındayız, üniversiteye ilişkin çok az şey gün yüzüne
çıkmış olsa da yeteri kadar anlayabiliyoruz muazzamlığı.
Tel örgülerle
çevrilmiş alanı tavaf edip meşhur Harran kümbet evlerine dönüyoruz yüzümüzü.
Yazın cehennemi sıcakta dahi serin olan kerpiç konik evler, son derece müstesna
ve ilgi çekici. Bazıları gezilebilir hale getirilmiş, otantik objeler korunmuş,
ziyaretçilere açılmış, mis gibi. Yerel kıyafetleri giyme tercihimizi kullanıp
evleri geziyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz.
Fikret OTYAM’ın kadınları gibi
halimiz. Meşhur Ali Baba ile poz veriyor çayımızı kahvemizi içtikten sonra
tekrar arabamıza dönüyor ve Urfa’nın yolunu tutuyoruz.
Urfa’ya gelmeden önce Eyyubiye Camisine uğramamak olmaz,
kutsal suyundan içmek ve yüzümüzü yıkamak lazım. Ziyaret halindeki insanlar Hz.
Eyyüb’ün mezarını da şereflendiriyorlar ama ben kalabalıkla savaşmak
istemediğimden kendimi fotoğraf çekimine, cam avlusunu gezmeye, devleşmiş
salkım söğütlerinin gölgesine bırakıyorum. Kısa ziyaret sonrası şehrin
merkezine ulaşıyor ve Balıklıgöl’ü (Halil-ür
Rahman Gölü ) ve buradaki camiyi ziyaret ediyoruz (Rizvaniye Camisi).
Göl ve balıklar iyi de hikayenin esas kısmı KALE ile alakalı,
Gölün hikayesi bu. Balıklar yıllardır orada, kimse
dokunmuyor, beslemek ise serbest. Suyun olduğu heryerde hayat var. Mübarek,
ortalık yemyeşil ve çok güzel bir park. Aileler, sayısız çocukları ile birlikte
çimenlere yayılmış, sofra bezleri serilmiş, buram buram kokan dünya mirası Urfa
lahmacunları ise tepsilerle kalabalıkların ortasındaki yerini almış. Manzara ve
koku bize birşeyi hemen hatırlatıyor!
Balıklıgöl’den hemen ayrılıyor ve karnımız yine acıkmış
olduğundan önce meşhur ciğer kebabını tatmak üzere tarihi çarşı bölgesine
geliyoruz ve Ciğerci Ali Usta’da ciğer kebaplarımız söylüyoruz.
Tahta iskemleli
tahta masamız yine biber çeşitleri ve soğanla donatılıyor. Burada biber,
patlıcan standart hale gelmiş, ekmekten önemli. Bu ciğercilerin diğer ünlüsü
ise Aziz Usta, aralarında 100metre var. Bence hepsi de güzel, ciğere
bayıldığımdan gelen tabağa gömülüyorum, keyifle yedikten sonra çaylarımızı
söylüyoruz. Fazla zaman kaybetmeden hemen çarşıya dalıyoruz.
Şehirde iki yepyeni müze var. Yaşayan her Türk ve dünya vatandaşının
mutlaka gezmesi ve görmesi gereken iki şaheser. Öyle 300-500 yıllık şeyler için
gezilmiyor bu müzeler; buradakiler 10.000, 8.500, 5.000 yıllık! Sen kendini
bilemezden önce neler yaptığına ilişkin mucizeleri görüyorsun bu müzelerde.
Bırakın yağlıboya tabloları ve heykelleri, İNSAN nedir? Nasıl evrilmiştir?
Nelerle yaşama tutunmuş, ne mucizeler yaratmıştır? İşte hepsini burada görün. “Kent
Müzesi” ve “Mozaik Müzesi”. Eski otogarın olduğu bu olağanüstü geniş alan son
10 yıla sığdırılan restorasyonlarla enfes şekilde rehabilite edilmiş, uçsuz
bucaksız yemyeşil park ile çevrelenmiş, iki harika bina inşa edilmiş,
Göbeklitepe, Nevali Çori ve Harran Bölgesinden çıkartılan eserler, mozaikler
burada son derece güzel bir düzenleme ve dolaşım konfigürasyonu ile
sergileniyorlar. Müzelere girdiniz mi dışarı çıkmak istemiyorsunuz, Küçücük bir
küpeden dev lahitlere kadar herşey burada. Vaktimiz sınırlı olduğundan ikisini
birden gezmemizi imkansız görüyor, günün son 1 saatini Mozaik Müzesine
ayırıyor, Kent Müzesi’ni ise ertesi sabaha bırakıyoruz. Sabah erkenden buraya
gelmek farz oluyor ne yapalım, akşama SIRA Gecesine gideceğiz ve hazırlanmak
lazım.
İkinci günün sabahı koşa koşa Kent Müzesi’nin yolunu
tutuyoruz. İnsanlık Tarihini’nin bilinen en eski dilimine yolculuğumuz müzede
başlıyor. “Anlatılmaz yaşanır” denir ya işte tam da öyle. Yazmayayım daha
fazla; hakikaten gidiniz ve görünüz, bu paragrafta, sözcüklerin ve işaretlerin
tükendiği noktadayım, af diliyorum. Kendinizi kaybediyorsunuz, uyanık bir rüya
görüyorsunuz ve hayran kalıyorsunuz. Görmeniz gerek, başka sözüm yok!
Evet artık yolumuz Halfeti’ye çevriliyor, kocaman bir günü
ayırdık oraya. “Sakin Şehir” de olmuş Halfeti. Bundan 13 yıl önce bu bölgeyi
ziyaretimde uzaktan görmüş, sular altında kalacağını öğrenmiş, hatta sulara
teslim edilecek yapıları da görmüş ama tahayyül edememiştim. İnsan aklı pek
almıyor.
Evet o Halfeti’nin yarısı şimdi suyun altında, Atatürk Barajı’nın
yapımıyla kabaran Fırat; Halfeti’nin alçak kısımlarını yutmuş, koskoca PTT
Binası tümüyle suyun altında kalmış, caminin ise sadece minaresi dışarıda. 9km
dışarıda yeni bir Halfeti inşa edilmiş ve şehrin sakinleri oraya yerleşmişler.
Eski Halfeti ise sit alanı gibi bir yer olmuş. Butik Oteller, hediyelik eşya
dükkanları, restoranlar kalmış sadece ya da Halfeti’den geriye kalanlar bunlara
dönüştürülmüş.
Kabaran Fırat burada bir göl oluşturmuş aslında, gölün
kenarında da güzel bir kasaba. Suyun verdiği yeşillik, serinlik ve güzel
manzara gerçekten büyüleyici. Halfeti’ye girmezden önce tepeden bakıyor ve fotoğraf
çekiyorken, aslı oralı ama şimdi İstanbul’da yaşayan bir aile bize bir iki
saniyede, sınırları gösterip, bir zamanlar oralarda bağların olduğunu ama
bağların suların altında kaldığını söylediler. İnsan üzülsün mü sevinsin mi
bilmiyor.
Göl hali de güzel. Biz de göl gezisi ile bu güzelliği içimize çekmeyi
tercih ediyor, bir tekne ile sulara açılıyoruz. Yaklaşık bir saatlik gezimizde
gerçekten çok güzel şeyler görüyoruz, suyun üzerinde kalmış yapı artıklarına
bakıyor, iç geçiriyor, ışığın sudaki renk değişimlerine hayran oluyoruz.
Karnımız ise iyice acıkıyor. Teknemizin yanaştığı iskelenin hemen üzerindeki
restorana oturuyoruz. Göl olur da balık olmaz mı!
Coğrafya ile tezat oluşturan
bir mutfak! Ben oyumu yine kebaptan yana kullanıyorum, bir Karadenizli olarak Tatlısu
balığı ile hakkımı ziyan etmemeyi tercih ediyorum. Karnımızı doyurup son bir “sakin
şehir” turu attıktan sonra Urfa’ya dönüşe geçiyoruz. Halfeti Urfa’ya 120km
uzaklıta, yolumuz uzun! Birbuçuk saat sürecek ve daha şehirde yapılacak
işlerimiz var.
Gezimizin ikinci gününün sonuna geliyoruz, sabaha İstanbul’a
döneceğiz. Hafif bir hüzün ve yorgunluk var üzerimizde, şehirle vedalaşmak için
yine yemeğe başvuruyoruz, önce çarşıda son turu atıyor kahvelerimizi içiyoruz,
yorgunluk kahvesinin üzerine lahmacun ziyafeti çekip ardından Balıklıgöl
üzerinde güzel manzarası olan bir kafeteryada çayla keyif yapıyoruz. Çay,
kahve, sohbet, Pazar akşamında insanların yerlerine dönmesi, yeni haftaya
başlama psikolojisinin egemenliği, şehrin inzivaya çekilmesi, dolunay, gece
serinliği, üşüme, titreme ama inatla oturmaya devam etme, garson gençten
battaniye isteyip sohbete devam etme ve hiç beklenmedik bir anda gecenin sürprizi
MIRRA! İşte o an bu gezinin yıldızları üstümüze yağıyor. Herşeyin mükemmel
olduğunu MIRRA bize müjdeliyor, parlayan ayın ışığında ikişer fincanı mideye
indiriyoruz. Garsonumuz kendisini evlendirmemizi beklese de bizim aklımız başka
alemde.
Her neyse, masa donatılıyor, masada yer
kalmayıncaya kadar tabaklar gelmeye devam ediyor, hatta bazı şeyleri
peçeteliklerin üzerine koymak zorunda kalıyor ve mekanın sorumlusuna “masalara
kat çıkın” diye öneride bulunuyorum. Reçel ve ballar dışında her şey ACI.
Fikret OTYAM’ın kadınları gibi
halimiz. Meşhur Ali Baba ile poz veriyor çayımızı kahvemizi içtikten sonra
tekrar arabamıza dönüyor ve Urfa’nın yolunu tutuyoruz.
ne duruyoruz,
bacaklara kuvvet tırmanmalıyız. Ver elini Urfa Kalesi. Bu nokta kentin en
yüksek noktası, heryer ayaklarınız altında, kaledeki iki sütun o ünlü efsanenin
de merkezi. Hani İbrahim Peygamberin Nemrut tarafından, kaledeki iki sütuna
yerleştirilmiş mancınıkla ateşe fırlatıldığı yerdeyiz. İbrahimi dinlerin atası
Hz.İbrahim, oradan ateşe atılıyor ama küller su, yanan odunlar ise balık oluyor
ve İbrahim kurtuluyor.
Gümrük Han, Kuyumcular Çarşısı, Bedesten, Zahireciler,
Bakırcılar, Kalaycılar tarihi çarşının mihenk noktaları. Hepsini gezmeye
çabalıyor bir yandan da alışveriş yapıyoruz. Buraya gelip de isot, salça
almadan dönmek olmaz. Elimiz kolumuz dolu bir şekilde otelimize dönüyor ve
paketlerimizi bıraktıktan sonra yeniden dışarı fırlıyoruz, çünkü kahve diye
inliyoruz hem akşama daha çok var belki yeni açılmış müzeleri gezme şansımız
olabilir.
Urfa demek o Allah vergisi seslerin bahşedildiği güzel
insanların yaşadığı yer demek. Çocukların bile elli makamı bildikleri bu
coğrafyada müzik ziyafeti olmadan olmaz. Biz aldığımız olumlu geribeslemelerden
de yola çıkarak Cevahir Han Restoranı tercih ediyoruz ve saat 19.30 da
başlayacak gece için hazırlanıp mekana geçiyoruz.
Ortam kalabalık, aileler,
çoluk çocuk demeden gelmişler. Bir yandan müzik, o güzel sesli insanların
türküleri, bir yandan halk oyunları, vs. ziyafetimizi çekiyoruz. Fonda çiğ
köfte yoğuran bir aşçı. Çiğ Köftenin yapımını da izliyoruz çaktırmadan.
Malumunuz o da ACI. Acıya devam diyor masalara dağıtılan köftelerden yiyoruz.
Menümüzün diğerleri Urfa Kebabı, çorba, ayran aşı ve çeşit çeşit biberler.
Gecenin sonunda ŞILLIK tatlısı yiyip üzerine MIRRA da içince derin bir “oh”
çekiyoruz. Bu MIRRA ne güzel şey. Buralara gelmeyi o nedenle çok seviyorum.
Mırra’yı güneydoğuda heryerde içebilirsiniz. Kahvenin nirvanası diyorum! Bunu tatmayan
kahve içtim demesin.
Çok beklettim değil mi?
Bu arada yolda Birecik’e de uğruyoruz, şu meşhur kelaynak
kuşlarını görmek ümidiyle rotamızı çevirsek de gördüğümüz hayal kırıklığının
ötesine geçmiyor. Sadece 90 adet kalmış bu kuşlar binbir zahmetle çoğaltılıp
180’lere ulaşmışken, şimdi bunlara bir yer yapmak maksadıyla hepsi dev bir tel
kafesin içine doldurulmuş, hemen yanı başlarındaki inşaatın bitmesini
bekliyorlar. Toz, duman, gürültü son boyutta, umarım çatlayıp ölmezler
hayvancıklar burada. Belki de son canlı tanık biz olacağız, bunu da ancak Allah
bilir. Kelaynakların tükenmeyen nesli son dakikalarını yaşıyor, bizim ise
sinirimiz bozuluyor.
İstanbul cehennemi bizi beklerken biz aldığımız küçücük
nefesleri bir sonraki geziye kadar korumaya ant içiyoruz, son yarım saatimiz ise
bir sonraki gezinin yerinde karar kılmaya ayrılıyor. Bu arada kal sağlıcakla
Urfa.
Not: Fotografların bazıları için gezgin arkadaşlarım Gülçin KIRGIZ ve Serap SELÇUK'a teşekkür ederim.
Not: Fotografların bazıları için gezgin arkadaşlarım Gülçin KIRGIZ ve Serap SELÇUK'a teşekkür ederim.

2 yorum:
Bayıldım yine, çok güzel olmuş. Dönüp dolaşıp tekrar okumak okumak ve yaşamak istiyorum, yeniden ! Kalemine, yüreğine, gözüne ve birde ayağına sağlık arkadaşım.
sayenizde efendim, kendini önemse lütfen
Yorum Gönder