Avrupa’nın en güzel köyleri, Toskana’da cennet kasabalar,
Fransa’da küçük şatolar, Provence bölgesindeki eşsiz yerleşim yerleri, uğruna
şarkılar bestelenmiş Positano, Portofino. Durmadan bunları duyuyoruz, sürekli bizlere
pazarlanıyorlar, televizyonlarda hep izleyip, seyahat eklerinde bunlarla ilgili
yazıları onlarca kez okuyup, imrendiriliyoruz. Aklımızı başımızdan alan en
romantik, içimizi gıdıklayan en eğlenceli filmler hep buralarda çekiliyor ve
finalde yemin ediyoruz, ilk işim buraya gitmek olacak diye!

Ben ülkemde gezerken, nedense el değmemiş, ağırlıklı olarak
harabeye dönmüş, yıpranmış, eskimiş ve aslında pek de bol olan, öte yandan
yirmi tanesi bile onarım, restorasyon süreci yaşayamamış, yazık edilmiş küçük
yerleşimlerde, kendi filmimin içine düşerim. Perdede orayı cennet gibi yaratır,
başrol oyuncusu olarak da mutlu sona koşarım. Pek çok örnek verebilirim
bunlara, yıllar önce gittiğim Uçmakdere, bir zamanlar dünyadan haberi olmayan
Sığacık, hayran olunası Adatepe; şimdilerde artık herkesin bildiği yerler ve çoktan
yükünü tuttu gitti ama yıprandı, o derece hoyratça harcandı. Kısacası filmin
sonunu herkesler öğrendi.
Gökçeada’nın bütün köyleri mesela, hepsi ayrı bir filmdir
benim için, oynamaktan bıkmazsınız. Peki ya hiç bilinmeyenler; Trakya, Ege,
Marmara, Batı Karadeniz, Doğu Karadeniz, İç Anadolu, Akdeniz ve tümüyle Doğu
illerimiz, sayısız köye, kasabaya sahip değil midir?
İşte bunların içinden sıyrılıp şansı yakalamış en son
yerlerden biri de SİLLE. Esas itibariyle, yenilenme, bakım görme, insanların
bilgisine sunulma sürecine girdiği için sevinmeli mi üzülmeli mi henüz tam
ayırt edemesem de, çokça başarılı olmayan restorasyonların ağır darbelerine
henüz tümüyle maruz kalmamış bu güzeller güzeli köyü gördüğümde hayallerime
inanamadım.
Köye girdiğim anda büyülendim, bu bölgede böyle bir yer
olması beni çok şaşırttı. Pürüzsüz Konya Ovası’nın bir yerinde sipsivri
tepelerle kuşatılmış çok eski tarihi ve aykırı bir yer, ovaya meydan okurcasına
oracığa konuşlanmış.
Anadolu’daki en eski yerleşim alanlarından biri, tarihi
MÖ.5000-8000.lere kadar dayanıyor, Anadolu’nun Türkler tarafından ele
geçirildiği döneme kadar Hristiyanlığın en önemli dini merkezlerinden biri,
Türkler zamanında ise Ortodoks
Karamanlıların Köyü oluyor. Mübadele zamanı bu
halk, Rumlarla birlikte Yunanistan’a gönderiliyor, Türk kökenli Hristiyan
kavmin bir kolu bugün Yunanistan’da yaşamaya devam ediyor. Herkes onları
Yunanlı kabul ediyor. Trajedik bir ortada kalmışlık.
Göç olur da geride terk edilmiş evler, kiliseler olmaz mı?
Yine 1000 yıl önce Orta Asya’dan gelenler kendi medeniyetlerini inşa etmez mi?
Köyü gezerken bu sentezi çok iyi hissedebiliyorsunuz. Kiliseler malumunuz,
sayısız, mağaradan tutun da gayet büyük emekle inşa edilmiş taşyapı olanları da
var, kiliseden dönüştürülmüş ve bu dönüşüm sade, basit, şirin tahta bir minareyle
halledilmiş, gözü ve gönlü okşayan camiler ise keza. Hatta oraya uygun şekilde
yakın geçmişte (18.yy gibi) inşa edilenler de eskilerle yarış halinde. Hepsinde
Selçuklu mimarisinin zarif, gösterişsiz ve benim için mükemmel hali mevcut ve gözleri
yormuyor, kendine hayran bırakıyor. Güzeller güzeli, makyajsız bir kadın gibi.
Hemen iki örneği görüyor ve ziyaret ediyoruz. Aya Elenia
Kilisesi ve Müzesi heybetli hali ile dikkati çekiyor, restorasyonu tamamlanmış
bu eski kilise zaten daha önce mağara kilise olan bir alanda inşa edilmiş, ayrıca
Sille’yi çevreleyen tepelerin etekleri mağara kilislerle dolu. Hepsini tek tek
gezme imkanı var. Aya Elenia Kilisesinin içi oldukça güzel, ikonalar, tavan
süslemeleri, minber hepsi enfes. Hayranlıkla izleyip bol bol fotoğraf alıyoruz.
İkinci örneğimiz ise Sille’ye en tepeden bakan küçük Karataş
Camii. Aslında çok da eski olmayan bu camii epeyce harap olmuşken 2007 yılında
restore edilerek hizmete açılmış küçük ve sevimli bir ibadethane. Hele
dışındaki tahta minare insanları kendine çekmeyi başarıyor. Camiyi, minicik
avlusunu ve pek sade olan içini geziyoruz. Tahta kapı, tahta minber, hepsi
görmeye değer.

Köye bu noktadan bakarken, Konya’dan 20 dakikalık araba
yolculuğu sonucu ulaştığımız köyün kapısı, dolaşırken içinden geçtiğimiz dar
sokakları, evleri, Tarihi Sille Hamamının yerini tekrardan tespit ediyoruz. Bu
arada her ne kadar yıkılmış da olsa, hayalet bina görünümünde etrafa gerilim de
salsa, karşımıza çıkan evlere hayranlıkla bakıyoruz. Girişteki evlerin neredeyse
tamamı kafe, butik otel ve restorana dönüştürülmüş. Bu arada otel mi tarihi
eser mi insan zor ayırıyor, gerçekten çok güzeller. Bu noktalarda kahve molası
vermek anlatılmaz bir keyif. Karataş Camii’nden aşağıya kestirme yollardan ya
da mahallelerin içinden geçen ve birbirine bağlanmış dar sokaklardan iniyoruz.
Taşlar ilgimi çekiyor, evlerin yapıldığı taşlar, yine duvarların örüldüğü taşlar;
gözüme çok güzel görünüyor, meğer buraya özgü imiş bu taşlar. Evler de hep bu
taşlardan yapılırmış.

Yine ana merkeze doğru ilerlerken mum yapım atölyesine
rastlıyoruz, o kadar kalabalık ki içeri giremiyor, sadece dışarıdan bakıyorum.
Yalnız mumlardan yayılan aromatik kokular çok güzel, Sille mum yapımıyla ünlü
bir yer. Tarih boyunca burada mum imalatı yapılmış hep. Diğer bir sanat ise
çömlek yapımı, zaten kafelerde ikram toprak fincanlarla ve bardaklarla
yapılıyor. Yok olmuş bu sanat yeniden canlandırılmış anlayacağınız ve hayatın
içine dahil olmuş.
Dolaşmaya devam ederken tarihi Sille Hamamı’nın yanından
geçiyoruz sonrasında ise ÇAY Camii. Aslında hamam buradaki en eski yapılardan
biri, 800 yıllık bir bina ve çayın hemen yanında yer alıyor. Çay mı? Sillenin
yanına kurulduğu, şıkır şıkır akan çay, yani akarsu. Çayın kenarındaki cami de
elbette ÇAY Camii olarak adlandırılmış.
Çayın öte tarafında yükselen tepelerin eteklerinde sayısız
mağara kilise var, bu kiliselerin baktığı tam karşı tepelerde ise çok eski
mezarlar. Mezar taşları o kadar fazla ki; bir an dikilitaş tarlası gibi bir
manzara algılıyorsunuz.
Filmi unutmayalım. Çayı, dar sokakları, taş duvarları, minik
ibadethaneleri, hamamı, okulu, lokanta ve kafeleri, meydanı, harap evleri,
tepeye dolana dolana çıkan yolları hayalimizle gözden geçirelim. Asla
Disneyland ya da şeker hamurundan yapılmış pasta gibi olmayan, çirkin,
rengarenk hale getirilmiş sevimsiz yeni şehirlere benzetilmeden, sadece küçük
dokunuşlarla zamana karşı güçlendirilen yapıların zerafetle yenilendiğini
düşünelim. Kapıların üstünden, pencerelerden sarkan çiçekler, duvarları saran
sarmaşıklar, akarsuyun kenarında yemyeşil ağaçlar getirelim aklımıza,
düşleyelim. Ne farkı var dünyadaki
diğerlerinden? Aslında en fazlası bu
topraklarda, en dokunulmazı, en bozulmamışı, en güzeli. Tek yapmamız gereken, değerini
bilmek.
Zamanımız kısıtlı, benimkisi sadece günlük bir ziyaretten
ibaret. Buraya uzun soluklu gelmek ve her yerini eksiksiz gezmek, havasını
yaşamayı tercih ederim. Bu tadımlık ziyaret bana gelecek günlerim için plan
yaparken bir seçenek daha kazandırdı. İnsanın ömrü çok kısa, nereye kullanacağını
bilemiyor. Gezmek ise ne yazık ki bir ömre sığmıyor, tıpkı okumak gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder