Bir havalimanı klasiği yaşıyoruz tatil yolunda; üst baş
dağılmış, eşyalar sepetlere koyulmuş, orandan burandan ses getirecek metaller
çıkartılmış, ortalığa saçılmış halde her şey, devrilmiş yap-boz gibi şekil şekil parçalarımızla
güvenlikten geçiyor ve temize çıkıyoruz.
Tam güvenli olduğumuz tespit edilip de kendimizi toparlayıp
uçağa koşmaya başlayacakken arkamdan bir ses duyuyorum: SAÇLARIN MÜTHİŞ ABLA!
Topuğumun üzerinden topaç gibi vınlayarak dönüp genç memura kocaman gülüyor;
“sağol ya sahi mi” diye geveliyorum bir şey, hem şaşkın, hem mesut ve bir o
kadar da komik.
Böyle başladı Mardin seyahati. Başlarken belliydi her şey.
Bildiğin en güzel şey işte.
Bu ikinci ziyaretim. Uzun yıllardır bir yere açık arayla
ikinci gittiğimde hep üzülüyorum. Değişimleri menfi buluyor, bir çok şeyin yok
edilişine tanık olarak dehşete düşüyorum ama Mardin’de bu olmadı. Bu kez
üzüntüden kahrolmadım.
Sabahın 8.00’ında ayak basınca o gün tamamen
kullanılabiliyor, bu ödülü yaşadığınız büyükşehirlerde asla kazanamazsınız.
Arabanızı park yerinden çıkarmak bile yarım saatinizi alır. Bir İstanbullu
olarak 2 günlük gezim 5 güne bedeldi.
kahve kokusu aklımızı başımızdan alırken, her durakladığımız mağaza ve dükkanda ise ikram edilen kahveyle keyfimizi katlıyoruz. Yorulduk ya dolaşmaktan, aniden atıyoruz kendimizi İZLA ART’a. Hem kahve, hem likör hem de ev yapımı şarapla hiç ayrılmak istemiyoruz oradan, iliğimiz kemiğimiz dinleniyor, iyice zamanın dibine düşüyoruz. “Hala kaldı mı bunlar” gibilerinden bir yabancılaşma, acayip tebessümler, içinizde kıkırdayan kendiniz, bol temiz hava, her baktığınızda sizi sonsuzluğa uçuran Ova! Dünyaya değiştirilmez.
Biz de koşuya devam ediyoruz bu kez DARA Harabelerine
uğruyoruz, yıllar süren kazılar sonucu 7000 yıllık şehir, hatırı sayılır bir
ebatta ortaya çıkarılmış ki; gördükleriniz karşısında büyüleniyorsunuz, bu
nasıl bir insan eseridir, bu neyin sabrı ve emeğidir? Yanıtı bulamıyorsunuz.
Büyülenip öylece kalıyorsunuz. Su saklama alanları, şehir, mezarlıklar, toprak
altından bir bir çıkarılıyor, sonunu gelecek kuşaklar görecek bu emeğin, daha
nice yıllar var.
Artık Midyat’a gelmemiz lazım, aç karınlarımızı doyurmak
lazım, bunun için de şöyle ağzımıza layık bir mekan bulmak lazım. Hiç adetim
olmasa da bu sefer yazacağım: ÇAĞDAŞ ET LOKANTASI diyorum, tadını buraya
aktaramıyorum. Yemeden anlayamazsınız. Gidin.
Karnımızı doyurduk, manastır duraklarımızın ikincisindeyiz
artık, burası Mor Gabriel Manastırı. Tarihin
canlı bekçilerinden biri olan devasa bir yapı. Ayrıca halihazırda aktif bir
mekan, kadim Hristiyanlığın temsilcileri bu mekanda yaşıyor, cemaatlerinin yol
göstericisi olarak hayatlarına devam ediyorlar, manastırın çevresi son derece
bakımlı, fıstık bahçeleri, üzüm bağları var. Tabii beni etkileyen yine bu
alanlar oldu. Restorasyon nedeniyle fazla “yeni” olan bu mekanı hem çok
beğendim hem de çok üzüldüm. 2015 yılı için şahane ama tarihin izlerini
taşıması açısından da o kadar garip. Bekçiliğini yaptığı tarih onu oyalarken
mekandan çok şey çalınmış sanki. Çok yepyeni, gözü yoracak kadar yeni, maalesef
bu hali tarihe pek yakışmamış. Olsun diyoruz ve bağlarından şişelere akan
üzümlerinin enfes dönüşümü nedeniyle haline şükrediyoruz. Şarap, İsa’nın kanı!
Midyat sonunda ayaklarımızın altında, serseri gibi
dolaşıyoruz sokaklarını, yaramaz çocuklar etrafımızı sarıp sarmalıyor, her türlü edepsizliği yapıyor veletler; çünkü
burada en fazla olan şey; çocuk. Varsın bağırsınlar, varsın bacaklarınıza
dolansınlar hatta sövsünler size, çocuk işte. Siz yolunuzu şehrin tarihi
dokusuna ve güzelliklerine çevirin. Midyat KONUKEVİ; artık ülkemizde yaşamayan
göç etmiş bir Süryani Ailesine ait bu konak Midyat’ın simgesi gibi. Avlusu, iç
mekanlar, terası, balkonları ve cumbaları ile gerçekten görmeye değer.
Kendinizi prenses gibi hissedebilirsiniz, ya da kral! Ya da son dönem yapıyı işgal
eden dizilerin kahramanlarından biri oluverin. Hayallerinizin zaman yolculuğuna
çıktığı ve gerçekleştiği bir yerleşim Midyat, yine beni benden aldı gitti.
İkinci günümüzü böyle geçiriyor ve güneşin solan ışıkları
eşliğinde Mardin’e geri
dönüyoruz, yine yorgunuz yine mahsun ve yine şehre aç.
Çarşı gezeceğiz inatla, alışveriş yapacak, yörenin nimetlerini ele geçireceğiz.
Türlü türlü badem şekerleri, kahve çeşitleri; Türk, Kürt, Arap, cevizli
sucuklar, nar ekşileri, pekmez, kuruyemişler, fıstık, badem, ceviz ve sumak
ekşisi. Tüm bunların en önemlisi ise şaraplar. İşin en güzel yanı ise tadımlar,
tattırmadan bir şey size asla satmıyorlar, biz gayet memnunuz durumdan. Memnun,
mesut, mahsun ve pembe. Ayrıntıya girmeden geçeceğim, yemeğimiz sıra gecesinde
bu akşam. Müzik ve eğlence.
Son günümüze uyanıyoruz, uçağa yetişeceğiz, zamanımız az ama
sona bıraktığımız Kasımiye Medresesi bizi bekler. Ucu ucuna bitiriyoruz şehri,
ölümüne geziyoruz medreseyi, izin verilen heryerini adımlıyoruz çünkü burada
restorasyon var. Özellikle güvenlik önlemleri restorasyonun önemli bir kısmını
teşkil ediyor. Coğrafyanın tipik mimarisini burada da görebiliyoruz ama biraz
daha farklı. Artuklu-Türkmen mimarisi, Selçuklu tarzına benziyor. Hep çok
sevmişimdir bu tarzı. Yalın, zarif ve ölümsüz. Doğum ve Ölüm sürecinde
biriktiğimiz sonsuzluk, su, yansımalar ve tasvirler.
Daha ne mi var? Mis kokulu Süryani çörekleri (ikliçeler),
peksimetler, el yapımı saf sabunlar, sürmeler, mırra ile kendine gelmeler,
zerafetin en mükemmel temsilcisi telkâriler, altın, gümüş ve bakırlar.
Mekanları bitiriyor duygularımızı ise ölümsüzleştiriyoruz.
Neler verilmez bu anlar için, yaşananlar için. Binlerce yürek ilk heyecanla
atarken şehirde, kim bilir kaç başka
yürek bilecek hissettiklerinizi.
Mardin bu, kaç kere anlattım, anlatmaktan hiç bıkmadım.
Sevmekten de asla vazgeçmeyeceğim.
6 yorum:
Masalsi bir gezinin ardından uyanıp; " gerçek mi, rüya mi? " sorusunu sorduğumuzda anda bir kez daha aynı ruyayi yaşattın ! Tekrar Mardin'i yaşamak , 40' lik dostlarla dolu dolu yaşamak, hayat denen kisa masalımizin en güzel bölümüydu . Ruya burada bitti mi ? Tabi ki hayır ! Yeni masalsı rüyalar bizi bekliyor .... Kalemine , yüreğine sağlık Zeynep'im 😊
nereye gittiğin önemli ama kiminle gittiğin daha da önemli, yazıların dilinde ve tadında gizlidir bu... evren bize biz evrene... hadi gari
Hadi gari ! ...
Gerçekten yüreğine diline sağlık, bu kadar güzel anlatılamazdı. Kendimde gezmiş olmama rağmen bu kadar etkileyici anlatımla tekrar yaşadım o anları tesekkurler
Gerçekten yüreğine diline sağlık, bu kadar güzel anlatılamazdı. Kendimde gezmiş olmama rağmen bu kadar etkileyici anlatımla tekrar yaşadım o anları tesekkurler
teşekkürler Burak Başak... ne mutlu bana
Yorum Gönder