Dediler ki trenle; Doğu Ekspresi ile KARS’a gidin. Nostaljik
bir yolculuk yapın. İyi yapalım da zaman az, yol uzun! Biz de sonu ERZURUM diye
belledik, nostaljiyi 4 saat daha uzatmak gerekli miydi bilmem ama Erzurum’da da
görecek çok yer, yapacak çok iş vardı. Üç yemek bir kahvaltı etmeden, bir gece
de eğlenmeden bir yerden ayrılmamak lazım!
Yolculuk İstanbul, Pendik Garı’ndan Hızlı Tren ile başladı,
çünkü Doğu Ekspresi artık Ankara’dan başlıyor yolculuğuna. Hızlı trenle
Ankara’ya gidiyor, nostaljik trene geçiş yapıyorsunuz. Bizim yola çıkmamızdan
beş gün önce bildirildi ki; DOĞU EKSPRESİ bizleri Kayseri’de bekleyecekmiş.
Ankara’dan Kayseri’ye otobüslerle taşınacakmışız. Yapacak bir şey yok razı
olduk hem 1,5 – 2 saat aralar vermek biz gezginler için hemencecik fırsata
dönüştürülecek güzel ve özel zamanlar.
Ankara’da gardan çıkıp tam karşımızda bulunan Gençlik
Parkı’nda yürüyüş yapmak saatlerce oturacak bedenimize iyi gelebilirdi,
karnımızı doyurup yürüyüşümüzü yaptıktan sonra çayımızı kahvemizi içer,
otobüsteki yerimizi alarak yolculuğumuza devam edebilirdik. Muhteşem bahar
havasında mis kokulu mor salkımların arasında olmaktan daha güzel bir şey
olabilir mi? Aynen yaptık bunu. Akşam güneş batıya devrilirken, kızıl
ışıklarıyla kirli görüntüleri güzelleştirirken başladı Kayseri yolculuğu, tam
4,5 saat!
Kayseri’ye geldiğimizde saat 23.15 gibiydi, hava hala ılık,
açık, Kayseri ise ışıl ışıldı. Tren Garında bıraktı otobüsler bizi, hemen
gişeye koşup kesin kalkış saatini teyit ettikten sonra fırladık. Nereye mi?
Daha önce Kapadokya seyahatlerinde Kayseri’ye kaçan arkadaşımızın önerisi ile
çorba içmeye. Bir taksiye atladığımız gibi HACIBABA’ya gittik. Hemen işkembe
çorbalarımızı (benimki TUZLAMA) söyledik, bol sarımsaklı sosu ve sirkeyi de
boca edip lezzetli ekmeklerimizi batırarak bir güzel yedik, üstüne de çayımızı
içtik ve bütün yorgunluğumuz bir anda bitti sanki, artık kalan 14-15 saatlik
yolculuğa hazırdık. Buram buram kokmamız önemli değildi, çünkü kompartıman
sadece bize aitti.
Doğu Ekspresi saat 00.50’de hareket etti, yataklı vagonda
kendi kompartımanımızdayız. Yatakları kurduk hemen ama üst yatağı açınca benim
dik oturmam imkansız. Uzun boylular için çok zor böyle işler, ne sağa ne sola
hiçbir yere sığamıyorum. Bütün şımarıklığımla üstü açık tarafı kendime almayı
başardım, üç kişi olduğumuz için ranzanın birini kurmak yeterliydi ve üstte
yatan ben değildim. Biraz sohbet, biraz hayallerden sonra sarımsağın da
etkisiyle üzerimize çöken miskinlik uykuya dönüverdi. Bu trenler ne güzel beşik
gibi sallıyor insanı, ayrıca o melodik ses yok mu! Evde olsam beni deli eder ama
yolda ninni gibi geldi. Sızmışım, sabah gün doğumunu bile kaçırdım, gözümü
açtığımda saat 6.00 idi. Baktım hala ninni devam ediyor ben dışarıyı seyretmek
istiyorum ama göz kapaklarım açık duramıyor, bir daha vurdum kendimi uykuya.
Saat 7.30 da fırladım, artık etrafı izlemeli, gözlemlerimi yapmalıydım.
Sivas’ı gece atlamışız, uykuda kaçmış gitmiş durak. Oysa
gecenin ortasında bir kalburabastı yenmeliydi Sivas’ta. Şimdi bizi bekleyen
artık Erzincan ve zaman; yolları izlemek zamanı, sonsuz çayırları, karlı
doruklarıyla sıra sıra dağları, akan suları, otlayan hayvanları, sonsuz
boşlukları, uçan türlü türlü kuşları, trene bakan tilkileri, koyunları,
inekleri, Anadolu topraklarının bu ıssız kesimlerini ve hala kalabilmiş el
değmemişliği. İşte tüm bunları soluksuz izlemek lazım, kaçırmadan, kıymadan,
yeri göğü, toprağı, renkleri izleme zamanı, belki de bir veda fırsatı. Bizim
anamız; Anadolumuz bekaretini kaybedeli yıllar oldu ama yine de “cami yıkılsa
da mihrap yerinde” derler ya o misal. Sessizlik, tenhalık, dinginlik, parçalı
bulutlu hava, masmavi gökyüzü, pamuk pamuk bulutlar, yeşile yeni durmuş
körpecik yapraklı ağaçlar, ara sıra bozkırlar, taşlar, boş topraklar, yollar,
yollar ve yollar. Dereler üzerinde hidroelektrik santrallar, beton dökülmüş pis
görüntülü yarım inşaatlar, terk edilmiş binalar, ağıllar, kulübeler, tarlalar.
Bir küskünlük seziyorsunuz ama itiraf edemiyorsunuz. Sanki kaçmış Anadolu
sizden ya da bir dargınlık var bir türlü tanımlayamadığınız. Ürkütücü bir
yalnızlık hissediyorsunuz. Bütün Türkiye İstanbul’da, işte bunu idrak
ediyorsunuz, bütün ülke İstanbul’a çöreklenmiş ve buraları terk etmiş.
Yol kıvrıla kıvrıla devam ediyor, en keyiflisi de trenin en
arka vagonuna gidip arka kapıdan geride bıraktıklarınızı izlemek. Yol
altınızdan kayıp gidiyor, raylar sanki dans ediyor, kah birbirine kavuşuyor kah
ayrılıyor hatlar. Tüneller, işte en keyifli görüntüler bu sayısız tünellerden
geliyor, bazısı ardada, birinden çıkıyor diğerine giriyorsunuz ve o ardışık
görüntüleri mükemmel. Virajlı kısımlarda trenin başını, kırmızı lokomotifi
görüyorsunuz en arkadan. İp gibi uzayıp gidiyor ve sanki siz duruyorsunuz da
sadece o uzaklaşıp gidiyor usulca, yetişemiyorsunuz bir türlü, iyice
yalnızlaşıyorsunuz. Beyhude bir kovalamaca gibi, yolu yiyor yiyor ama bir türlü
bitmiyor. Zaman ve evrende ne kadar zayıf olduğunuzu anlıyorsunuz ve
üzülüyorsunuz. Bu duygularla kendinizden geçmişken her anı saklamak ömürboyu
içinizde taşımak için sürekli fotoğraf çekiyor ve bir şekilde teselli
buluyorsunuz.
Tıngır tıngır ilerleyen tren Erzincan’a varıyor. Ana durak
ve 7-8 dakikanız var. Korkarak trenden iniyor biraz yürüyorsunuz,
bacaklarınızın ihtiyacı var çünkü, uzun süre oturmak bu yolculuğun en sakıncalı
ve zor kısmı. Fırsat buldukça trende koridorlarda yürüyorsunuz ama ana durakta
bunu dışarıda yapmak çok daha iyi. Treni kaçırmamak için fazla uzaklaşmadan
adımlarınızı atarken düdük çalıyor ve hemen yerinize koşuyorsunuz. Erzincan’dan
sonra da seyre devam ediyor, dağlar arasında kendimi kaybediyorum. Yolculuğun
sonuna gelirken son dakikaları yemekli vagonda geçirmeyi tercih ediyoruz. Zaten
tren oldukça boşalmış olduğundan diğer yolcular ve memurlarla iyi bir sohbet
ortamı doğuyor, fırsatı kaçırmıyoruz, işin gerçeği muhabbetsiz bir son olmamalı
bu yolculukta, kimiz, neyiz, nereliyiz, ne iş yapıyoruz hepsi anlatılmalı,
meraklar giderilmeli.
Yol sonunda bitiyor Erzurum Garı’na varıyoruz, hemen geceyi
geçireceğimiz yere gidiyor eşyalarımızı bırakıp dışarı fırlıyoruz. Burada yarım
günümüz, bir gecemiz ve ertesi gün de kocaman bir günümüz var. Yorgunuz o
nedenle merkezdeki yerleri ziyaret ediyoruz. Kaldığımız yer Erzurum’un tam
kalbinde, heryer yürüme mesafesinde. Yakutiye
Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Kale, Camiler, Bedesten (TaşHan) bir
çırpıda ziyaret edilecek kadar birbirine yakınlar. Açlıktan yürüyecek halimiz
yok ama özellikle gitmemiz önerilen Emir-Şeyh Köftecisi’ne gidene kadar Yakutiye Medresesi, Lalapaşa Camii ve Caferiye Camii’ni ziyaret ediyoruz.
Sonra kendimizi yemek için muhteşem bir mekana sahip olan Köfteciye atıyoruz.
Adı köfteci ama Erzurum’un her köşesinde en güzelleri pişirilen CAĞ KEBABI da mevcut burada, hem köfte
hem cağ kebabı ısmarlıyor ve yiyoruz. Bina ve iç mekan Rus sarayları gibi
dekore edilmiş, rengarenk tavan ve duvar süslemelerine sahip inanılmaz bir yer,
müze gibi de ziyaret edilebilir. Geziyor ve fotoğraf çekiyoruz.
Akşam hala olmadığı için günün sönen ışıklarının parlattığı
bu en güzel zamanları Çifte Minareli
Medrese, Kale ve Üç Kümbetlere
ayırıyoruz. Kalede restorasyon olduğundan görüntü kirliliği olmasına rağmen
Çifte Minareli Medrese harikulade güzelliğe sahip enfes bir yapı. Hemen
bitişiğinde Üç Kümbetler var. Dolana dolana geziyoruz. Her zaman son derece
sade ve zarif bulduğum Selçuklu Mimarisinin eşsiz örneklerine bir kere daha
tanık olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Medreseden çıkınca Kale’ye yöneliyoruz,
biraz tırmanınca Palandöken Dağları yönünde akşam güneşinin ışıklarıyla aydınlanmış
dağ ve şehir manzarasının büyüsüne kapılıyoruz kaleden. Dalgalanan bayrağımızın
kırmızısı, koyulaşmış mavi gökyüzünün fonuyla gözümüze pek güzel görünüyor,
etkileniyor insan. Dağların doruklarında hala kar var ve Erzurum’u koruyan
muhafızlar gibi öylece heybetiyle duruyor tepeler.
Artık Eski Erzurum
Evleri’ne gidebiliriz, zira kahvesizlikten hepimiz solgunuz. Burası Siyami Demir isimli bir işadamının 20
adet evi satın alıp onarması, müze haline getirmesi ile oluşturulmuş çok güzel
bir bölge. 20.000 obje burası için bağış yoluyla toplanmış. Eskiye ait her
türlü ev eşyası, süs eşyası, cihaz, alet edevat hepsi burada. Eski fotoğraflar,
plaklar, radyolar, sobalar, semaverler, bakır mutfak gereçleri, dikiş
makineleri, halı, kilim, eyer, silah ne ararsanız var burada. Hatta daha sonra
bitişikteki eski Han da satın alınıp buraya eklenmiş. Hanın olduğu kısım
kocaman bir salon, canlı müzik yapan son derece güzel bir grup var. Biz kahve
içmek için oda tipi bir yere konuşlanıyoruz, kahvemizle birlikte Erzurum
kadayıf burması tatlısından da bir porsiyon söylüyoruz, meşhur ustanın yerine
gideceğiz ama beklemeye de tahammülümüz kalmadı. Kahve gelmeden masaya koca
tabaklarda patlamış mısır ve kuruyemiş geliyor, ardından kahvelerimiz, tatlı ve
likör bardaklarında elma suyu. Sunuş pek güzel. Yiyip içerken müzik başlıyor ve
hemen büyük tarafa koşuyoruz Türkiye’nin her yöresinin en güzel türkülerini
mükemmel bir yorumla söylüyorlar, kalkamıyoruz. Hele ki Alevi deyiş ve
türkülerini dinlerken kendimizden geçiyoruz, ruhumuz besleniyor. Son türkü
bitene kadar mekanda kalıyoruz ve en son kalkan biz oluyoruz. Müzisyenlerle el
sıkışıp vedalaşıyoruz. Ertesi güne hazırız.
İkinci gün sabah hemen Atatürk
Evi ile Kongre ve Milli Mücadele
Müzesi’ne gidiyor ziyaret ediyoruz. Ardından sıra alışverişe geliyor;
Erzurum’un meşhur çivil peynirini almadan dönmek olmaz, sadece çivil peyniri
mi, bir sürü başka yerel ürünlerden daha satın alıyor koca bir torba-çantayı
dolduruyoruz. Yüklerimizle dolaşmaya devam ediyoruz ama bu sefer hedefimiz
dünyanın en güzel etlerinin merkezi olan Doğu Anadolu’nun muhteşem dönerini
yemek. Benim tercihim her zaman dana eti olmuştur, dana etinden yapılan
et-döner ise tek lezzetimdir. Karadeniz Bölgesinde de meşhur olan bu yemeği
burada HACIBABA Lokantası’nda yiyoruz. Açıkçası parmaklarımı yememek için
kendimi zor tutuyorum.
Tortum Erzurum’a 60 km uzakta bir küçük ilçe, aslında Tortum
ile anılan yerler epeyce dağınık halde, Kalesi 14km uzakta, meşhur Tortum Şelaleri ise 50km daha ötede.
Adı Tortum ama şelaleler neredeyse Artvin’de. Anlayacağınız Erzurum-Artvin yolu
üzerindeyiz, dağlar arasında 2090 rakımda dolaşıyoruz. Burası Çoruh Vadisi
bölgesi özelliklerinde. Yol boyunca Tortum Çayı da yanımızdan akıyor, bu çayın
heyelanla (tahminen 400 yıl önce deniyor ama daha eski olduğu iddiaları da var)
tıkanması sonucu oluşan Tortum Gölü ise ayrı bir güzellik. Gidiyoruz güzellikler
arasında ama sabrımız artık tükeniyorken Şelalelere geliyoruz. Burası çok hoş
bir sayfiye bölgesi, Erzurum’dan daha çok Artvin’den gelen misafirler var,
Yusufeli 30km ilerimizde çünkü, o derece yakın. Şelalenin çevresi ve döküldüğü
noktada oluşmuş gölcükler gerçekten şahane bir manzara oluşturuyor, dolaşıyoruz
çevresinde, merdivenler ve demir parmaklıklar var. Önlemler alınmış.
Kısa bir çay molası ile dinlenirken artık dönüşe geçmemiz
gerekiyor çünkü daha Tortum’un içini gezeceğiz. Bu arada Tortum ve şelaleler
arasında yer alan Uzundere İlçesi’ne
de girip arabayla kısa bir tur atıyoruz çünkü Uzundere son cittaslowa’mız yani
“yavaş şehir” ünvanını almış naif bir yerleşim, Uzundere’yi de görüyor ve
rotamızı Tortum’a çeviriyoruz yeniden.
İlçeye geldiğimizde yerli halk ile müşerref oluyoruz, yerel
giysiler içinde dünya tatlısı bir kadın yolumuzu kesiyor. Saçlarını ve başını
bağlama modeline hayran kalıyorum. Frida Kahlo’ya benziyor kadın, fotoğrafını
çekmeye çekiniyorum. Bize eski evlerin olduğu yerleri tarif ediyor, eskilerin
yıkıldığını yeni betonların yapıldığını hiddetle anlatıyor. Yüzü üzgün, o da
benim gibi bedbaht bu konuda. Sarılıp vedalaşıyor, gösterdiği rotada ilerliyor
sokak içlerinde çekim yapıyoruz. Akşam olmuş sobalar yanmış, bacalardan çıkan
duman ve kükürt genzimizi yakmaya başlamış artık. Bu durum gezimizin sonunun
yaklaştığını da işaret ediyor bize, ışıksız hava, bulutlanmış gökyüzü,
puslanmış gözlerimiz ve havada hüzün kokusu kuvvetle hissediliyor. O küçücük
yerlerdeki insanları kendi çaresizlikleriyle başbaşa bırakırken, çekip giderken
nedense bir garip sızlıyor yüreğiniz. Koskoca ilçe ve 18000 nüfusu ya var ya
yok. İstanbul’daki konut projeleri kadar bir yer. Güneşin batışına son kez
bakıp arabaya geçiyoruz ve havaalanının yolunu tutuyoruz.
Tren, Otobüs ve Uçak seyahatleri ile neşelenmiş bir değişik
geziyi daha bitirmenin keyfiyle havaalanında kahvelerimizi yudumluyor, yorgun
bedenimizi koltuklara gömüyoruz. Son kahve çok iyi geliyor hepimize, şimdi sıra
uçağa geçip yerleşmekte.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı ve herkesin
gözünün olduğu dağ kenti Erzurum, bu topraklarda yaşayan herkes için görülmeye
değer. Taş gibi dağ havası, karlar altındaki coğrafyası, güzel manzaraları
görünce “iyiki gelmişim” diyorum. Ülkemizin bitmeyen, tüketilemeyen
güzelliklerinden biri daha ardımızda kalıyor.
NOT: Fotografların bazıları gezgin dostlarım Serap Selçuk ve Sevinç Aytin'e aittir, paylaştıkları için teşekkür ediyoruz.
NOT: Fotografların bazıları gezgin dostlarım Serap Selçuk ve Sevinç Aytin'e aittir, paylaştıkları için teşekkür ediyoruz.


1 yorum:
Nefis bir yazı olmuş, kalemine sağlık . :)
Yorum Gönder