Ben değildim seçen, yaşam götürdü beni oraya.
Ağırlaştırılmış vize uygulamaları yüzünden yabancı ülkeleri boykot etmem nedeniyle
11 yıldır kapı dışarı çıkmamıştım. Sonra öğrendim ki; Gürcistan’a sadece kimlik
ile giriliyormuş. Kim tutar beni. Anne tarafım Batum göçmeni olduğu için
aklımdan ilk geçen Batumi iken, Pegasus Havayollarının sadece Tiflis’e
(Tbilisi) seferi olması, rotayı bu güzel küçük şehre çevirmeme neden oldu.
Yalnız değildim, son yıllarda gezilerime ortak olan ve benim de gezilerine
ortak olduğum çocukluk arkadaşımla karar verdik gitmeye, hemen aldık biletleri
en indirimlisinden.
Biz kendimizi kesinleştirince duyan geldi, duyurduğumuz
katıldı, derken 9 kişi olduk. İlk ve ortaokul kısacası Yarımca arkadaşlarımız
ve aramıza sızanlarla ekip büyüdü. Tabii kalabalık, bu gezinin kapsamını
hafifçe değiştirdi, özellikle konaklama sorununu radikal bir kararla çözdük ve
bir hostelin
yatakhanesini rezerve ettik. Altı ranza, oniki yatak ve dokuz kız.
Yatılı okul ortamı. Bu seyahati güzelleştiren ve iyice çılgın hale getiren şey de
işte buydu. Kırklı yaşların sonunda bu deneyimi yaşamak herkese nasip olmaz. Metekhi’s GALAVANİ Otel bunun için
seçilebilecek en mükemmel yerdi.
Gezi tarihi yaklaştıkça program iyice belirginleşti,
hostelin yeri şehrin en merkezi noktası olan Metekhi Bölgesinde olunca her yere yürüyebileceğimize karar verdik.
Yürüyerek ne kadar dolaşabilirsek dolaşacak, yürüyemediğimiz yerleri ise bir
dahaki sefere bırakacaktık. Bu arada Kale
(NATAKALİ) ve Mother Georgia’nın
olduğu tepeye çıkışı teleferikle, yine bütün şehri kuşbakışı gözlemleyeceğimiz Mtatsminda Park bölgesine ulaşımı ise
finükülerle yapmanın dışında kullandığımız tek vasıta bacaklarımızdı.
Bir şehri adım adım gezmiyorsanız bir şey göremezsiniz,
bırakın görmeyi bir şey hissedemezsiniz de.
Orada yaşayan halkın hayatıyla bu şekilde bütünleşir, duygularına ancak
karışabilirsiniz. Yürüyerek!
Sabaha karşı otelimize gelip kısa bir uyku molası ile
başladık ilk günümüze. Tabii önce kahvaltı. Leziz gürcü peynirleri, mısırunlu
peynirli bir çeşit yağlı ekmek, reçel, bal, zeytinden oluşan güzel bir
kahvaltıdan sonra ver elini sokaklar.
Bu arada burada günde beş vakit hamur yeniyor, hamur işleri
şahane, geleneksel yiyecekleri de bir çeşit pide olan HAÇAPURİ (Khachapuri), yumurtalı karadeniz pidesi
de denebilir… Kapalısı, açığı, etlisi, peynirlisi, tatlısı, hatta fasulyelisi (lobiani) bile var. Ben Karadenizli
olduğum için damak tadıma pek uygundu, hepsinden severek yedim. Bir de mısırunu
kullandıkları çiğ sanılan ekmekleri var ki, asıl ona bayıldım ama eminim kimse
beğenmeyecektir, biraz ilginç. Her Kafkas kökenli halk gibi bunlarda da mantı
pek seviliyor, Khinkali denen bu dev
mantılar, çatala takılıp havada ısırarak yeniyor, insan başkasını izlerken
gülmeye başlıyor. Yemekler faslına girdiğimize göre hemen söyleyeyim ki en
beğendiğim Pkhali oldu. Cevizli bir
içle doldurulmuş biber ve patlıcan sarmaları, yine ceviz, kişniş ve ıspanakla
hamurlaştırılmış karışımdan yapılmış toplar ve mısır ekmeği enfes bir soğuk
yemek olarak büyük beğenimi kazandı, yanında da şahane Gürcü Şarapları güzel
gidiyor. Yemeğin esası muhtelif
sebzelerle yoğrulmuş ince öğütülmüş ceviz, bir
nevi ceviz hamurundan yapılmış köfte gibi bir şey. Et yemeklerine gelince
meşhur sosisleri ve ızgara biftekleri var ama hepsi domuzeti, bilmem tercih
eder misiniz! Bir de çok güzel pizza yapıyorlar, pizza İtalya’da keşfedilmiş ama Gürcistan’da yaşıyor
bilesiniz. Yemek faslını uzatmıyor, burada kesiyorum. Damak sizin, çok da
beğenebilirsiniz hiç de yemeyebilirsiniz ama HAMURU kim sevmez!
Evet kahvaltının verdiği enerjiyle sokaklara fırlıyoruz.
Otelimiz tam Mtkvari (KURA) Nehri’nin
kenarında. Bu nehir (Kura da
deniyor) Tiflis şehrini iki yakaya ayıran bir su yolu ve üzerinde şehri
güzelleştiren çok zarif köprüler var. Bizim ilk hedefimiz nehrin karşısı
olduğundan Metekhi Köprüsünden
yürüyerek geçiyoruz karşıya ve OldTown
bölgesinin hemen girişinde bir kafede kahve molamızı veriyoruz. Kafeye girmeden
de şehir haritası alıyoruz hemen yanındaki ofisten. Otelimizden buraya bir
saatten fazla zamanda gelebildik, şehrin
o kısımdaki binalar ve sokaklar o
kadar hoş ve cazip ki her köşebaşında durmak, incelemek istiyor insan. Tabii
bol bol da fotoğraf çekmek gerekiyor. Hava parçalı bulutlu olup güneşin ışığı
da üzerimize parçalı düşünce keyifle dura kalka ilerliyoruz ve feci tutan kahve
kriziyle molamızı veriyoruz. Burada her kafede Türk Kahvesi bulunuyor, nasıl
diye sorarsanız, 5 yaşında çocuğun ilk kez pişirdiği kahve kadar yavan ama
olsun. Kabahat bizim öğretmek lazım! Kahveyi içince hemen yakınımızdaki
galeriyi de es geçmiyoruz bu arada.
Kahveden ve galeriden sonra kendimizi teleferikle
çıkacağımız kaleyi ziyarete yönlendiriyoruz. Ancak teleferiğe binmemiz için
tekrar karşıya dönmek gerekiyor zira biniş noktası Rike Park’ta. Biz de bu sefer Barış
Köprüsü’nü kullanıyoruz geçerken. Bu köprü üstü cam ile kaplı yeni ve
modern bir köprü, diğerlerinden oldukça farklı. Teleferike doluşuyor şehri
ayaklarımızın altında hayranlıkla izleyerek kalenin olduğu tepeye varıyoruz. Narikala şehrin tarihi
surları ve ana
kuleyi içeren bir kalıntı aslında, hemen ilerisinde Gürcistan’ın azize
koruyucusu Mother Georgia Heykeli ve
ufacık meydanı var. Burası şehrin akciğerleri olan Botanik Park’ın da yukarıdaki giriş noktası. Botanik Park’a nehir
kıyısındaki kapısından girerseniz yukarıya doğru gezmek çok yorucu olabilir, o
nedenle tepeden aşağıya inmek en doğrusu. Ancak henüz kendimizi doğanın
güzelliğine bırakmıyoruz çünkü kale ile heykel arasındaki doğal terasta keyifli
bir kafede oturuyor, şehre tepeden bakarken atıştırıyoruz, mekan bize birayı
öğütlüyor, yanında patates ve olağanüstü ızgara mantarlarla. Burada ihtiyaca hitap eden her türlü yiyecek ve içecek mevcut. Güneşin altında iyice yayılıyoruz, hava tertemiz, oksijen bol, insanın bütün yorgunluğu bir anda uçup gidiyor. Enerjimizi depoladıktan sonra ver elini botanik parkı zira yol oldukça uzun ve dolambaçlı.
Park çeşit çeşit ağaç ve bitkilerin olduğu, orman
modüllerinden oluşmuş, yemyeşil, çiçeklerle kaplı şahane bir yer. İçinde şelale
var. Her taraftan sular akıyor, minik dinlenme çardakları, sevimli küçük
köprüler, oturma alanları, gölcükler, içlerinde nilüferler, kuş sesleri, prens
kurbağalar, küf ve toprak kokusuyla iyice mayışarak aşağıya iniyoruz. Dingin,
sessiz ve oldukça nemli, hatta nem duman gibi göğe yükseliyor, bir an bir
yerlerin yandığını düşünerek aşağıya bakıyorum ki, kalabalık bir topluluk düğün
fotoğrafları çekiyor. Fon olarak da kullanılan park gerçekten
cennet tasviri
bir alan. Aşağı kapıya vardığımızda epeyce yorulduğumu anlıyorum yokuş inmek
bacakları daha fazla ağrıtıyor ama mutluyum. Kapıdan çıkıp nehir kıyısına doğru
ilerlerken uğranacak yerler, Sülfür
Hamamı ve Camiler. Yanyana iki cami var, biri Şii Cami olan Mescidi CUMA, belirteyim bu ülkede
hatırı sayılır Azeri yaşamakta, Türkçe konuştuğumuzu duyunca hemen sohbete
başlıyorlar. Ben camiye girdim ama Sülfür Hamamlarını gezmedim, içini
bilemiyorum.
Kısa ziyaretlerimiz sonrası yeniden kıyıdan ilerliyoruz, hedefimiz Özgürlük Meydanı. Buraya Kote
Afkhazi Caddesi üzerinden geliyoruz, cadde şarapevleri, şarküteri ve içki
mağazaları ile dolu. Bir de bizim köme diye de isimlendirdiğimiz cevizli
sucukların fındıktan yapılmış versiyonu, burada her adım başında gerek dükkanlarda
gerekse de sokaklarda, tezgahlarda satılıyor. İplere dizilmiş salkım saçak
görüntü insanı nasıl cezbediyor anlatamam. Yine haçapuri çeşitlerinin fastfood
tarzı üretilenleri minicik dükkanlarda 0.5-1.5 GEL (Gürcistan Larisi) gibi
fiyatlardan satılıyor, geçerken
illaki bir tane alıp yiyiveriyorsunuz. Şarap
mağazaları onlarca çeşidi, yüzlerce şişesi ve tadım hizmetiyle sıra sıra bulunuyorlar bu bölgede. Gürcülerin milli içkisi chacha da farklı çeşitleri ve şık kutuları ile yine buralarda
satılıyor. ChaCha yine üzümden yapılan votka türü çok sert bir içki, dudağınıza
değdirdiğiniz anda yanmaya başlıyorsunuz, kolonya içmiş gibi oluyor insan.
Özgürlük Meydanı, beş farklı caddenin heybetli bir anıtla
birleştiği bir yer, bu
caddelerden en meşhuru ise Rustavelli Aveneu. Geniş bir bulvar niteliğindeki bu caddede
tiyatro, konser salonu ve sanat okulu var. Birer tane değil elbet, birçok tane.
Yine yeme-içme yerleri, mağazalar da
bulunuyor. Biz meydandan Kote Afkhazi Caddesine dönüyor ve hemen Gia Abesadze sokağının başındaki Linville Cafe’de akşam yemeğimizi
yiyoruz. Bizi içeri çeken “mekanın kapısı” ve “bulunduğu son derece eski bina”.
Sanki Beyoğlu’nun ara sokaklarında güçlükle ayakta durabilen bir binada
gibiyim. Meydandan buraya gelene kadar o kadar yere uğruyor ve yoruluyoruz ki, hemen ikinci kattaki koltuklara çöküyoruz. Sanki evimizdeyiz, oturunca ne kadar acıktığımızı anlamamız birkaç saniye sürüyor. Burada geleneksel Gürcü mutfağı da klasik mutfak da mevcut, isteyen pizza da yiyebilir, isteyen Gürcü yemeği de. Tabii yanında şarap. İşte ben o çok sevdiğim Pkhali’yi burada yedim. Arkadaşlarımdan arakladığım pizzalar ise bir başka güzeldi. İsabetli bir restoran seçimi yapmışız.
Yemekten sonra geldiğimiz yoldan dönmüyor yeni yerler görmek
amacıyla paralelinden ya da çaprazından
dolaşıyoruz. Bu sırada mutlaka gitmeniz
ve görmeniz gereken yer Bambis Rigi
Sokağı. Sokak harika bir yer, sağlı sollu mağaza, galeri ve kafeler, açık
havada canlı müziğin yapıldığı kluplerle dolu. Her taraftan müzik sesi geliyor,
insanlar ayakta ya da oturdukları yerden bir şeyler içerek dinliyorlar
müzisyenleri. Yine bu sokağın zıt tarafında Erekle Sokağı bulunuyor, bu sokak ise yanyana sıralanmış taverna ve
lokantalarla dolu, benzer müzik ziyafeti burada da var. Erekle ve Bambis sokaklarının buluştukları
noktada Sioni Kilisesi bulunuyor.
Zaten şehrin her yeri kiliselerle dolu, ortaçağ mimarisiyle inşa edilmiş bu
kiliseler Walt Disney’in çizgi filmlerindeki şatoları anımsatıyor insana. Sokaklarda gezerken bir anda kendinizi masal aleminde bulabiliyorsunuz ama o sokaklar bazen öyle yerlere çıkıyor ki, o anda da kendinizi 19.yy’ın romantizm akımı ağır edebiyat klasiklerinin sayfalarına uçuruyor. Yoksulluk, yoksunluk ve haraplık suratınıza çarpıyor.
Biz geceyi fazla uzatamıyoruz zira son 24 saattir uyumadık,
ertesi güne ayakta kalmamız ve çok daha uzun yol kat etmemiz gerektiğinden
eğlenceyi kısa kesiyor ve uykuya teslim oluyoruz. Otelimize dönene kadar fotoğraf
çekmeye devam etmemiz ise şaşırtıcı.
Sabah erken kalkıp bir güzel kahvaltımızı yaptıktan sonra
hemen çıkıyoruz, yine yürüyerek Holy
Trinity Katedrali’ne gitmek üzere yola düşüyoruz. Mahalle aralarından,
sokaklardan geçiyoruz, evler, bahçeler, parklar arasında ilerlerken yollarda
dut ağaçlarından kırmızı, pembe beyaz dutlar topluyoruz. Katedrale vardığımızda
karşımıza çıkan heybet, uçsuz bucaksız avlu ve Pazar gününden kaynaklanan
muhteşem kalabalık inanılmaz. Az önce tenha sokaklardan geçerken nereye gittiğimizi
sorguluyor, böyle bir yere ulaşacağımızı hayal bile etmiyordum. Pazar ayini
yapılıyor, kiliseden sesler geliyordu. Hem içini hem çevresini gezip konumu
gereği şehre bir de bu açıdan baktıktan sonra Finiküler’e binmek üzere haritamızda yolumuzu çiziyoruz. Katedralin
avlusundan gideceğimiz yeri görüp hedefe kilitlendikten sonra yine kendimizi
ara sokaklara vuruyoruz. Önce nehrin ötesine geçeceğiz, kullanacağımız köprü bu
sefer Baratashvili Köprüsü. Köprüyle
aynı adı taşıyan bulvarda ilerleyip ara sokaklardan ve son derece dik
yokuşlardan geçerek yaklaşık yarım saatte, kilolarca yorularak Finikülerin
girişine ulaşıyoruz. Yerel halk hafta sonunu tepedeki parkta geçirmeyi seviyor
olmalı ki kalabalık oldukça fazla.
Finikülere bindiğimizde karşımızdaki 45 derecelik rampayı
görünce, biraz kokuyorum ama yukarıyı da merak ediyorum. Yolda ilerlerken orman
görüntüsü, yeşillik, manzara, yol harika ve 5 dakika içinde tepeye ulaşıyoruz
ki, zaman duruyor. Yine enfes bir noktaya ulaştık. Burası panayır gibi bir yer,
bir dolu insan, çocuk, genç, yaşlı kendini uçsuz bucaksız orman parkına atmış.
Finikülerden iniş noktası son derece şık bir kafeterya ve
lokantaya sahip, biz kafeterya tarafına geçtik, herkes terasa yayılmış Pazar
kahvaltısı yapıyor, lokanta tarafında henüz hareket yok. Hemen bir şeyler yeme
ve içme hevesine kapılıyor bir masaya doluşuyoruz. Kahvelerimizi içip
tatlılarımızı da yedikten sonra park alanında gezmeye başlıyoruz. Burada
televizyon vericisi var, verici üzerinde de bir restoran. Turistlerin tercih
ettiği bir mekan. Biz sadece bakıyoruz, yemek için günü öldüremeyiz, sokakları
gezmemiz lazım. Tekrar finikülere binip aşağıya iniyoruz. Buradan sonrası yaya
olarak gidilecek.
Yokuş aşağıya inerken gördüklerimiz, evler, balkonlara asılan
çamaşırlar, her evi sarıp sarmalamış sarmaşıklar ve yeşillik, meyve ağaçları,
dantel gibi ferforjeler, yıpranmış da olsa oya gibi işlenmiş ahşap evler,
pervazlar, kapılar, nereye bakacağımı şaşırmış halde deliler gibi fotoğraf
çekiyorum. Ağaçtan ağaca koşuyor usanmadan dut kopartıyorum. Bir başkentteyiz
ama bir kasaba gibi, her taraf bitki kaynıyor. Eski Türk filmlerindeki Boğaziçi köyleri gibi buralar, Ortaköy, Arnavutköy, Çengelköy, Vaniköy’ün en eski hallerine nasıl benziyor! Kaybettiğim güzel şehrimi burada buluyorum sanki. Böyle hayaller aleminde sahile kadar gidiyoruz, amacımız “Bit Pazarı” nı ziyaret etmek.
Bit Pazarı (flea
market) Dedaena Parkı’na
kuruluyor, park, Dry Bridge ile
karşı tarafa
bağlanıyor, işte bir köprü daha! Muazzam bir köprü ama. Neyse
pazara parktan giriş yapıyoruz, burada sayısız resim, tablo, grafik çalışmaları
hem sergileniyor hem de satılıyor, rengarenk bir tablolar cenneti. Sokak
ressamları diye tabir edeceğimiz çılgın sanatçıların yaptıkları eserler bunlar,
yine burada giysi, aksesuar gibi şeylerin de tezgahları var. Bit Pazarının asıl
eski eşya antika bölümü, daracık bir merdivenle inilen avlu gibi kocaman bir
yerde, hemen orayı buluyoruz; dip dibe tezgahlar sıralanmış, aklınıza gelecek ve hatta hiç gelmeyecek ne kadar eşya varsa hepsinin eskisi burada. Bu bölgeye giden kaldırımlarda da ayrıca tezgahlar açılmış. Radyolar, fotoğraf makineleri, telefonlar, pikaplar, teypler, daktilolar, şamdanlar, porselenler, çerçeveler, avizeler, abajurlar, gümüş ev eşyaları, harika oyma satranç takımları ve tavlalar, bardaklar, silahlar, deriler, var oğlu var… hala bu kadar eski eşya var mı diye şaşırıyorum. Fiyatlar pahalı, turist olduğunuzu anladıkları an normal fiyatın 10 katı gibi bir bedel söylüyorlar. Ben sadece seyrediyor ama bir şey satın almıyorum.
Kafe’yi gözümüze kestiriyoruz, çünkü dışarıdaki masaların bir köşesinde bir adam, saksafonla şahane parçalar çalıyor, müziği bırakmak mümkün değil. Hemen şaraplarımızı istiyoruz, isteyen birasını, isteyen cola’sını söylüyor, yine pizza, haçapuri çeşitleri ile veda yemeği başlıyor. Uzun bir yemek.
Geziye gittiğim yerlerde nedense son günün son saatlerinde
güneş kaybolur. Hava puslanır, bir solgun sessizlik baş gösterir. İçimde ne
enerji, ne sevinç ne de mutluluk kalır. Böyle bir mahsunluk, bir gariplik esir
alır beni. Ayrılık vaktidir bu. Gittiğim yerlere bir daha gidemeyeceğimi iyi
bildiğimden çok kötü olurum. Hava da iyice destek verir buna, gece de olsa
gündüz de olsa hep aynıdır duygularım.
Bu saatlere şarap ne güzel eşlik ediyor. Hazır konusu
açılmışken hemen
belirteyim; arkeolojik çalışmalar göstermiş ki – dünyada şarabın
ilk üretildiği topraklarmış Gürcistan Bölgesi. Kafkasyanın bu topraklarında 14
çeşit üzüm yetişiyor ve hepsinden de muazzam şaraplar üretiliyor. Avrupa’nın,
Fransa ve İtalya’nın şarap emperyalizmine yenilmeyenler buradaki şaraplara
bayılacaklardır. Dayatılmış şarap sevgisinden beslenmiyor Gürcü Şaraplarının
güzelliği. Son derece lezzetli, insana ilaç gibi gelen, kaliteli şaraplar. Kesinlikle
dünya liderliğine aday.
Ben bu şehri çok sevdim. Benim gibi eskiye bayılan, geçmişi
özleyen, ileri doz nostalji bağımlısı biri için aslında yanlış seçimler böyle
yerler. Feci oluyorum ayrılırken, garip bir sevgiyle bağlanıyorum çünkü. Dünya
üzerinde böyle çok az yer kaldı. Tarihi korumaya çalışırken zevksiz
restorasyonlarla yepyeni hale getirilmiş Avrupa, Asya, Türkiye şehirlerinden,
köylerinden yok burada. Sadece el değmemiş bir haraplık, eskilik, berduşluk
hakim. Sarhoş ve berduş bir zerafet içinde Tiflis. İyice yaşlanmış ama çok
güzel bir kadın gibi.
27-29 mayıs 2017
fotografların beş adedi gezgin kardeşlerim ve aynı zamanda fotograf ustası arkadaşlarım Bahar Yavuz Tunç, Serap Selçuk ve Fatma Şener'e aittir. İzin verdikleri için teşekkür ederim
Şehrin teleferikten görüntüsü için
https://www.facebook.com/gezginruhu/videos/pcb.466145100385127/466142533718717/?type=3&theater
Şehrin teleferikten görüntüsü için
https://www.facebook.com/gezginruhu/videos/pcb.466145100385127/466142533718717/?type=3&theater





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder