1 Haziran 2017 Perşembe

“Kura Nehri” boyunca TİFLİS (27-29 mayıs 2017)


Ben değildim seçen, yaşam götürdü beni oraya. Ağırlaştırılmış vize uygulamaları yüzünden yabancı ülkeleri boykot etmem nedeniyle 11 yıldır kapı dışarı çıkmamıştım. Sonra öğrendim ki; Gürcistan’a sadece kimlik ile giriliyormuş. Kim tutar beni. Anne tarafım Batum göçmeni olduğu için aklımdan ilk geçen Batumi iken, Pegasus Havayollarının sadece Tiflis’e (Tbilisi) seferi olması, rotayı bu güzel küçük şehre çevirmeme neden oldu. Yalnız değildim, son yıllarda gezilerime ortak olan ve benim de gezilerine ortak olduğum çocukluk arkadaşımla karar verdik gitmeye, hemen aldık biletleri en indirimlisinden.

Biz kendimizi kesinleştirince duyan geldi, duyurduğumuz katıldı, derken 9 kişi olduk. İlk ve ortaokul kısacası Yarımca arkadaşlarımız ve aramıza sızanlarla ekip büyüdü. Tabii kalabalık, bu gezinin kapsamını hafifçe değiştirdi, özellikle konaklama sorununu radikal bir kararla çözdük ve bir hostelin
yatakhanesini rezerve ettik. Altı ranza, oniki yatak ve dokuz kız. Yatılı okul ortamı. Bu seyahati güzelleştiren ve iyice çılgın hale getiren şey de işte buydu. Kırklı yaşların sonunda bu deneyimi yaşamak herkese nasip olmaz. Metekhi’s GALAVANİ Otel bunun için seçilebilecek en mükemmel yerdi.

Gezi tarihi yaklaştıkça program iyice belirginleşti, hostelin yeri şehrin en merkezi noktası olan Metekhi Bölgesinde olunca her yere yürüyebileceğimize karar verdik. Yürüyerek ne kadar dolaşabilirsek dolaşacak, yürüyemediğimiz yerleri ise bir dahaki sefere bırakacaktık. Bu arada Kale (NATAKALİ) ve Mother Georgia’nın olduğu tepeye çıkışı teleferikle, yine bütün şehri kuşbakışı gözlemleyeceğimiz Mtatsminda Park bölgesine ulaşımı ise finükülerle yapmanın dışında kullandığımız tek vasıta bacaklarımızdı.

Bir şehri adım adım gezmiyorsanız bir şey göremezsiniz, bırakın görmeyi bir şey hissedemezsiniz de.  Orada yaşayan halkın hayatıyla bu şekilde bütünleşir, duygularına ancak karışabilirsiniz. Yürüyerek!

Sabaha karşı otelimize gelip kısa bir uyku molası ile başladık ilk günümüze. Tabii önce kahvaltı. Leziz gürcü peynirleri, mısırunlu peynirli bir çeşit yağlı ekmek, reçel, bal, zeytinden oluşan güzel bir kahvaltıdan sonra ver elini sokaklar.


Bu arada burada günde beş vakit hamur yeniyor, hamur işleri şahane, geleneksel yiyecekleri de bir çeşit pide olan HAÇAPURİ (Khachapuri), yumurtalı karadeniz pidesi de denebilir… Kapalısı, açığı, etlisi, peynirlisi, tatlısı, hatta fasulyelisi (lobiani) bile var. Ben Karadenizli olduğum için damak tadıma pek uygundu, hepsinden severek yedim. Bir de mısırunu kullandıkları çiğ sanılan ekmekleri var ki, asıl ona bayıldım ama eminim kimse beğenmeyecektir, biraz ilginç. Her Kafkas kökenli halk gibi bunlarda da mantı pek seviliyor, Khinkali denen bu dev mantılar, çatala takılıp havada ısırarak yeniyor, insan başkasını izlerken gülmeye başlıyor. Yemekler faslına girdiğimize göre hemen söyleyeyim ki en beğendiğim Pkhali oldu. Cevizli bir içle doldurulmuş biber ve patlıcan sarmaları, yine ceviz, kişniş ve ıspanakla hamurlaştırılmış karışımdan yapılmış toplar ve mısır ekmeği enfes bir soğuk yemek olarak büyük beğenimi kazandı, yanında da şahane Gürcü Şarapları güzel gidiyor. Yemeğin esası muhtelif
sebzelerle yoğrulmuş ince öğütülmüş ceviz, bir nevi ceviz hamurundan yapılmış köfte gibi bir şey. Et yemeklerine gelince meşhur sosisleri ve ızgara biftekleri var ama hepsi domuzeti, bilmem tercih eder misiniz! Bir de çok güzel pizza yapıyorlar, pizza İtalya’da keşfedilmiş ama Gürcistan’da yaşıyor bilesiniz. Yemek faslını uzatmıyor, burada kesiyorum. Damak sizin, çok da beğenebilirsiniz hiç de yemeyebilirsiniz ama HAMURU kim sevmez!

Evet kahvaltının verdiği enerjiyle sokaklara fırlıyoruz. Otelimiz tam Mtkvari (KURA) Nehri’nin kenarında. Bu nehir (Kura da deniyor) Tiflis şehrini iki yakaya ayıran bir su yolu ve üzerinde şehri güzelleştiren çok zarif köprüler var. Bizim ilk hedefimiz nehrin karşısı olduğundan Metekhi Köprüsünden yürüyerek geçiyoruz karşıya ve OldTown bölgesinin hemen girişinde bir kafede kahve molamızı veriyoruz. Kafeye girmeden de şehir haritası alıyoruz hemen yanındaki ofisten. Otelimizden buraya bir saatten fazla zamanda gelebildik, şehrin
o kısımdaki binalar ve sokaklar o kadar hoş ve cazip ki her köşebaşında durmak, incelemek istiyor insan. Tabii bol bol da fotoğraf çekmek gerekiyor. Hava parçalı bulutlu olup güneşin ışığı da üzerimize parçalı düşünce keyifle dura kalka ilerliyoruz ve feci tutan kahve kriziyle molamızı veriyoruz. Burada her kafede Türk Kahvesi bulunuyor, nasıl diye sorarsanız, 5 yaşında çocuğun ilk kez pişirdiği kahve kadar yavan ama olsun. Kabahat bizim öğretmek lazım! Kahveyi içince hemen yakınımızdaki galeriyi de es geçmiyoruz bu arada.



Kahveden ve galeriden sonra kendimizi teleferikle çıkacağımız kaleyi ziyarete yönlendiriyoruz. Ancak teleferiğe binmemiz için tekrar karşıya dönmek gerekiyor zira biniş noktası Rike Park’ta. Biz de bu sefer Barış Köprüsü’nü kullanıyoruz geçerken. Bu köprü üstü cam ile kaplı yeni ve modern bir köprü, diğerlerinden oldukça farklı. Teleferike doluşuyor şehri ayaklarımızın altında hayranlıkla izleyerek kalenin olduğu tepeye varıyoruz. Narikala şehrin tarihi
surları ve ana kuleyi içeren bir kalıntı aslında, hemen ilerisinde Gürcistan’ın azize koruyucusu Mother Georgia Heykeli ve ufacık meydanı var. Burası şehrin akciğerleri olan Botanik Park’ın da yukarıdaki giriş noktası. Botanik Park’a nehir kıyısındaki kapısından girerseniz yukarıya doğru gezmek çok yorucu olabilir, o nedenle tepeden aşağıya inmek en doğrusu. Ancak henüz kendimizi doğanın güzelliğine bırakmıyoruz çünkü kale ile heykel arasındaki doğal terasta keyifli bir kafede oturuyor, şehre tepeden bakarken atıştırıyoruz, mekan bize birayı öğütlüyor, yanında patates ve olağanüstü ızgara mantarlarla. Burada
ihtiyaca hitap eden her türlü yiyecek ve içecek mevcut. Güneşin altında iyice yayılıyoruz, hava tertemiz, oksijen bol, insanın bütün yorgunluğu bir anda uçup gidiyor. Enerjimizi depoladıktan sonra ver elini botanik parkı zira yol oldukça uzun ve dolambaçlı.

Park çeşit çeşit ağaç ve bitkilerin olduğu, orman modüllerinden oluşmuş, yemyeşil, çiçeklerle kaplı şahane bir yer. İçinde şelale var. Her taraftan sular akıyor, minik dinlenme çardakları, sevimli küçük köprüler, oturma alanları, gölcükler, içlerinde nilüferler, kuş sesleri, prens kurbağalar, küf ve toprak kokusuyla iyice mayışarak aşağıya iniyoruz. Dingin, sessiz ve oldukça nemli, hatta nem duman gibi göğe yükseliyor, bir an bir yerlerin yandığını düşünerek aşağıya bakıyorum ki, kalabalık bir topluluk düğün fotoğrafları çekiyor. Fon olarak da kullanılan park gerçekten
cennet tasviri bir alan. Aşağı kapıya vardığımızda epeyce yorulduğumu anlıyorum yokuş inmek bacakları daha fazla ağrıtıyor ama mutluyum. Kapıdan çıkıp nehir kıyısına doğru ilerlerken uğranacak yerler, Sülfür Hamamı ve Camiler. Yanyana iki cami var, biri Şii Cami olan Mescidi CUMA, belirteyim bu ülkede hatırı sayılır Azeri yaşamakta, Türkçe konuştuğumuzu duyunca hemen sohbete başlıyorlar. Ben camiye girdim ama Sülfür Hamamlarını gezmedim, içini bilemiyorum.
  
Kısa ziyaretlerimiz sonrası yeniden kıyıdan ilerliyoruz, hedefimiz Özgürlük Meydanı.  Buraya Kote Afkhazi Caddesi üzerinden geliyoruz, cadde şarapevleri, şarküteri ve içki mağazaları ile dolu. Bir de bizim köme diye de isimlendirdiğimiz cevizli sucukların fındıktan yapılmış versiyonu, burada her adım başında gerek dükkanlarda gerekse de sokaklarda, tezgahlarda satılıyor. İplere dizilmiş salkım saçak görüntü insanı nasıl cezbediyor anlatamam. Yine haçapuri çeşitlerinin fastfood tarzı üretilenleri minicik dükkanlarda 0.5-1.5 GEL (Gürcistan Larisi) gibi fiyatlardan satılıyor, geçerken
illaki bir tane alıp yiyiveriyorsunuz. Şarap mağazaları onlarca çeşidi, yüzlerce şişesi ve tadım hizmetiyle sıra sıra bulunuyorlar bu bölgede. Gürcülerin milli içkisi chacha da farklı çeşitleri ve şık kutuları ile yine buralarda satılıyor. ChaCha yine üzümden yapılan votka türü çok sert bir içki, dudağınıza değdirdiğiniz anda yanmaya başlıyorsunuz, kolonya içmiş gibi oluyor insan.

Özgürlük Meydanı, beş farklı caddenin heybetli bir anıtla birleştiği bir yer, bu
caddelerden en meşhuru ise Rustavelli Aveneu. Geniş bir bulvar niteliğindeki bu caddede tiyatro, konser salonu ve sanat okulu var. Birer tane değil elbet, birçok tane.  Yine yeme-içme yerleri, mağazalar da bulunuyor. Biz meydandan Kote Afkhazi Caddesine dönüyor ve hemen Gia Abesadze sokağının başındaki Linville Cafe’de akşam yemeğimizi yiyoruz. Bizi içeri çeken “mekanın kapısı” ve “bulunduğu son derece eski bina”. Sanki Beyoğlu’nun ara sokaklarında güçlükle ayakta durabilen bir binada gibiyim. Meydandan
buraya gelene kadar o kadar yere uğruyor ve yoruluyoruz ki, hemen ikinci kattaki koltuklara çöküyoruz. Sanki evimizdeyiz, oturunca ne kadar acıktığımızı anlamamız birkaç saniye sürüyor. Burada geleneksel Gürcü mutfağı da klasik mutfak da mevcut, isteyen pizza da yiyebilir, isteyen Gürcü yemeği de. Tabii yanında şarap. İşte ben o çok sevdiğim Pkhaliyi burada yedim. Arkadaşlarımdan arakladığım pizzalar ise bir başka güzeldi. İsabetli bir restoran seçimi yapmışız.

Yemekten sonra geldiğimiz yoldan dönmüyor yeni yerler görmek amacıyla paralelinden ya da çaprazından
dolaşıyoruz. Bu sırada mutlaka gitmeniz ve görmeniz gereken yer Bambis Rigi Sokağı. Sokak harika bir yer, sağlı sollu mağaza, galeri ve kafeler, açık havada canlı müziğin yapıldığı kluplerle dolu. Her taraftan müzik sesi geliyor, insanlar ayakta ya da oturdukları yerden bir şeyler içerek dinliyorlar müzisyenleri. Yine bu sokağın zıt tarafında Erekle Sokağı bulunuyor, bu sokak ise yanyana sıralanmış taverna ve lokantalarla dolu, benzer müzik ziyafeti burada da var.  Erekle ve Bambis sokaklarının buluştukları noktada Sioni Kilisesi bulunuyor. Zaten şehrin her yeri kiliselerle dolu, ortaçağ mimarisiyle inşa edilmiş bu kiliseler Walt
Disney’in çizgi filmlerindeki şatoları anımsatıyor insana. Sokaklarda gezerken bir anda kendinizi masal aleminde bulabiliyorsunuz ama o sokaklar bazen öyle yerlere çıkıyor ki, o anda da kendinizi 19.yy’ın romantizm akımı ağır edebiyat klasiklerinin sayfalarına uçuruyor. Yoksulluk, yoksunluk ve haraplık suratınıza çarpıyor.

Biz geceyi fazla uzatamıyoruz zira son 24 saattir uyumadık, ertesi güne ayakta kalmamız ve çok daha uzun yol kat etmemiz gerektiğinden eğlenceyi kısa kesiyor ve uykuya teslim oluyoruz. Otelimize dönene kadar fotoğraf çekmeye devam etmemiz ise şaşırtıcı.

Sabah erken kalkıp bir güzel kahvaltımızı yaptıktan sonra hemen çıkıyoruz, yine yürüyerek Holy Trinity Katedrali’ne gitmek üzere yola düşüyoruz. Mahalle aralarından, sokaklardan geçiyoruz, evler, bahçeler, parklar arasında ilerlerken yollarda dut ağaçlarından kırmızı, pembe beyaz dutlar topluyoruz. Katedrale vardığımızda karşımıza çıkan heybet, uçsuz bucaksız avlu ve Pazar gününden kaynaklanan muhteşem kalabalık inanılmaz. Az önce tenha sokaklardan geçerken nereye gittiğimizi sorguluyor, böyle bir yere ulaşacağımızı hayal bile etmiyordum. Pazar ayini yapılıyor, kiliseden sesler geliyordu. Hem içini hem çevresini gezip konumu gereği şehre bir de bu açıdan baktıktan sonra Finiküler’e binmek üzere haritamızda yolumuzu çiziyoruz. Katedralin
avlusundan gideceğimiz yeri görüp hedefe kilitlendikten sonra yine kendimizi ara sokaklara vuruyoruz. Önce nehrin ötesine geçeceğiz, kullanacağımız köprü bu sefer Baratashvili Köprüsü. Köprüyle aynı adı taşıyan bulvarda ilerleyip ara sokaklardan ve son derece dik yokuşlardan geçerek yaklaşık yarım saatte, kilolarca yorularak Finikülerin girişine ulaşıyoruz. Yerel halk hafta sonunu tepedeki parkta geçirmeyi seviyor olmalı ki kalabalık oldukça fazla.

Finikülere bindiğimizde karşımızdaki 45 derecelik rampayı görünce, biraz kokuyorum ama yukarıyı da merak ediyorum. Yolda ilerlerken orman görüntüsü, yeşillik, manzara, yol harika ve 5 dakika içinde tepeye ulaşıyoruz ki, zaman duruyor. Yine enfes bir noktaya ulaştık. Burası panayır gibi bir yer, bir dolu insan, çocuk, genç, yaşlı kendini uçsuz bucaksız orman parkına atmış.

Finikülerden iniş noktası son derece şık bir kafeterya ve lokantaya sahip, biz kafeterya tarafına geçtik, herkes terasa yayılmış Pazar kahvaltısı yapıyor, lokanta tarafında henüz hareket yok. Hemen bir şeyler yeme ve içme hevesine kapılıyor bir masaya doluşuyoruz. Kahvelerimizi içip tatlılarımızı da yedikten sonra park alanında gezmeye başlıyoruz. Burada televizyon vericisi var, verici üzerinde de bir restoran. Turistlerin tercih ettiği bir mekan. Biz sadece bakıyoruz, yemek için günü öldüremeyiz, sokakları gezmemiz lazım. Tekrar finikülere binip aşağıya iniyoruz. Buradan sonrası yaya olarak gidilecek.
Yokuş aşağıya inerken gördüklerimiz, evler, balkonlara asılan çamaşırlar, her evi sarıp sarmalamış sarmaşıklar ve yeşillik, meyve ağaçları, dantel gibi ferforjeler, yıpranmış da olsa oya gibi işlenmiş ahşap evler, pervazlar, kapılar, nereye bakacağımı şaşırmış halde deliler gibi fotoğraf çekiyorum. Ağaçtan ağaca koşuyor usanmadan dut kopartıyorum. Bir başkentteyiz ama bir kasaba gibi, her taraf bitki
kaynıyor. Eski Türk filmlerindeki Boğaziçi köyleri gibi buralar, Ortaköy, Arnavutköy, Çengelköy, Vaniköy’ün en eski hallerine nasıl benziyor! Kaybettiğim güzel şehrimi burada buluyorum sanki. Böyle hayaller aleminde sahile kadar gidiyoruz, amacımız “Bit Pazarı” nı ziyaret etmek.

Bit Pazarı (flea market) Dedaena Parkı’na kuruluyor, park, Dry Bridge ile karşı tarafa
bağlanıyor, işte bir köprü daha! Muazzam bir köprü ama. Neyse pazara parktan giriş yapıyoruz, burada sayısız resim, tablo, grafik çalışmaları hem sergileniyor hem de satılıyor, rengarenk bir tablolar cenneti. Sokak ressamları diye tabir edeceğimiz çılgın sanatçıların yaptıkları eserler bunlar, yine burada giysi, aksesuar gibi şeylerin de tezgahları var. Bit Pazarının asıl eski eşya antika bölümü, daracık bir merdivenle inilen avlu gibi kocaman bir yerde, hemen orayı
buluyoruz; dip dibe tezgahlar sıralanmış, aklınıza gelecek ve hatta hiç gelmeyecek ne kadar eşya varsa hepsinin eskisi burada. Bu bölgeye giden kaldırımlarda da ayrıca tezgahlar açılmış. Radyolar, fotoğraf makineleri, telefonlar, pikaplar, teypler, daktilolar, şamdanlar, porselenler, çerçeveler, avizeler, abajurlar, gümüş ev eşyaları, harika oyma satranç takımları ve tavlalar, bardaklar, silahlar, deriler, var oğlu var… hala bu kadar eski eşya var mı diye şaşırıyorum. Fiyatlar pahalı, turist olduğunuzu anladıkları an normal fiyatın 10 katı gibi bir bedel söylüyorlar. Ben sadece seyrediyor ama bir şey satın almıyorum.

 Pazar faslından sonra artık dönüşe geçiyoruz, hem merkeze hem de ülkemize dönüşe geçiyoruz. Uçağımız sabaha karşı 04.30 da, saat 02.00’a kadar zamanımız var! Bu kadar sürede, şehirle bir tam tur atarak vedalaşılır, yemek yenir hatta müzikli yerlerde biraz daha keyif yapılabilir. Kalan zamanımızı hovardaca harcamak için her imkan var. O ana kadar yapmadığımız alış verişi de planlayabiliriz artık. Kendimizi dolaştığımız cadde, sokak, meydan ve parklara atıyoruz. Otelimizin olduğu bölgeye yaklaştığımızda üşüdüğümüzü fark ederek otele dönüyor, üstümüze kalın bir şeyler alıp doğruca Erekle Sokağına gidiyoruz. Orada güzel bir yere oturacak, bir şeyler yiyip içeceğiz, Friends
Kafe’yi gözümüze kestiriyoruz, çünkü dışarıdaki masaların bir köşesinde bir adam, saksafonla şahane parçalar çalıyor, müziği bırakmak mümkün değil. Hemen şaraplarımızı istiyoruz, isteyen birasını, isteyen cola’sını söylüyor, yine pizza, haçapuri çeşitleri ile veda yemeği başlıyor. Uzun bir yemek.

Geziye gittiğim yerlerde nedense son günün son saatlerinde güneş kaybolur. Hava puslanır, bir solgun sessizlik baş gösterir. İçimde ne enerji, ne sevinç ne de mutluluk kalır. Böyle bir mahsunluk, bir gariplik esir alır beni. Ayrılık vaktidir bu. Gittiğim yerlere bir daha gidemeyeceğimi iyi bildiğimden çok kötü olurum. Hava da iyice destek verir buna, gece de olsa gündüz de olsa hep aynıdır duygularım.

Bu saatlere şarap ne güzel eşlik ediyor. Hazır konusu açılmışken hemen
belirteyim; arkeolojik çalışmalar göstermiş ki – dünyada şarabın ilk üretildiği topraklarmış Gürcistan Bölgesi. Kafkasyanın bu topraklarında 14 çeşit üzüm yetişiyor ve hepsinden de muazzam şaraplar üretiliyor. Avrupa’nın, Fransa ve İtalya’nın şarap emperyalizmine yenilmeyenler buradaki şaraplara bayılacaklardır. Dayatılmış şarap sevgisinden beslenmiyor Gürcü Şaraplarının güzelliği. Son derece lezzetli, insana ilaç gibi gelen, kaliteli şaraplar. Kesinlikle dünya liderliğine aday.

Ben bu şehri çok sevdim. Benim gibi eskiye bayılan, geçmişi özleyen, ileri doz nostalji bağımlısı biri için aslında yanlış seçimler böyle yerler. Feci oluyorum ayrılırken, garip bir sevgiyle bağlanıyorum çünkü. Dünya üzerinde böyle çok az yer kaldı. Tarihi korumaya çalışırken zevksiz restorasyonlarla yepyeni hale getirilmiş Avrupa, Asya, Türkiye şehirlerinden, köylerinden yok burada. Sadece el değmemiş bir haraplık, eskilik, berduşluk hakim. Sarhoş ve berduş bir zerafet içinde Tiflis. İyice yaşlanmış ama çok güzel bir kadın gibi.
Güzel TBİLİSİ seni seviyorum.


27-29 mayıs 2017

fotografların beş adedi gezgin kardeşlerim ve aynı zamanda fotograf ustası arkadaşlarım Bahar Yavuz Tunç, Serap Selçuk ve Fatma Şener'e aittir. İzin verdikleri için teşekkür ederim
Şehrin teleferikten görüntüsü için
https://www.facebook.com/gezginruhu/videos/pcb.466145100385127/466142533718717/?type=3&theater



























































Hiç yorum yok: