Boğazın serin kıyılarında bir Kuzguncuk. Öyle girmiş Üsküdar
ile Beylerbeyi arasına! Bir solukta yürünecek kadar. Tepenin öte yanı
Beylerbeyi, bu yanı zarif Kuzguncuk. Hangi tepe mi? Elbette Nakkaştepe!
1974 yılında kuzenimin “gelin” geldiği bu boğaz güzelliğine
aşinalığım 45 yıllık bir zamana yayılıyor. Ben çocukken kasaba havasındaki bu
semt İcadiye Caddesi boyunca sıralanmış mütevazı ev ve küçük apartmanlardan
oluşan, fırını, kasabı, manavı, berberi, eczanesi, nalburu, züccaciyesi, fırını,
hamamı, çeşmesi, camisi, kilisesi, sinegoğu ile herşeyi barındıran bir film
platosuna benzerdi. Hala da öyle! Tabiki o yılları bilenler olağanüstü değişimi
gözleriyle yakalayabiliyor ama şehrin diğer yerlerine göre bozulmamışlık insanı;
içinden içinden sonsuz mutlu da ediyor. Bana göre o yıllarda kusursuzdu ama
şimdi çok daha mamur, e bu mamurluk da istenmeyecek gibi bir şey değil.
İcadiye Caddesi’nden girdiğiniz anda yukarı doğru 50metre
kadar gittiğinizde tarihi Kuzguncuk Fırını, yenilenmiş son haliyle hayli göz alıcı,
uğramadan geçemiyorsunuz. Enfes simidi ve fındık unundan yapılmış buğday unsuz
muhteşem kurabiyeleri parmak ısırtıyor. Simit-Çay eşliğinde hafif bir kahvaltı
ardından yürümeye başlıyorsunuz.
Entelektüel yaşamın modern unsurlarını da barındırıyor artık
Kuzguncuk, sanat galerileri, organik ürün mağazaları ve üretim yerleri, el sanatları
atölyeleri, cazibeli kafeler, restoran ve sayısız kahve-çikolata mekanları ardı
ardına sıralanıyor. Hepsi birbirinden şık, tek tek geziyorsunuz. IMOGA (ki
Rüştiye Sokak’taki yerini terk edip buraya geldi) ve MONA Sanat Galerisi
mutlaka uğramanız gereken yerler.
Yürümeye devam ederken sağ tarafta ULUS Profiterol var ki;
annenizin yaptığı ve 1970’li yıllarda pek moda olan profiterolun tadını damağınızda
hissettiriyor, dönüşte oraya zaman ayırmanız gerekiyor.
İlerliyoruz yavaş yavaş ve buranın simge mekanı, NAİL
Kitapevi o muhteşem binası ile köşede karşınıza çıkıyor. Binanın kitapevine
dönüştürülmesi sizi öyle mutlu ediyor ki, açıkçası ben içeri girdiğimde çıkmayı
hiç istemiyorum. Eviniz gibi bir yer… Çayınızı kahvenizi ve kitabınızı alıp bir
köşeye geçmek en iyisi diye düşünüyorsunuz. İçerisi çok güzel, binayla
bütünleşiyor oraya sahipleniyorsunuz ya da o sizi bağrına basıyor.
Nail Kitapevi’nin tam karşısında ilerlemeye devam
ettiğinizde Tufan Sokak’la buluşabilirsiniz ki bu sokak Kuzguncuk Bostanı’nın
aşağı sınırını oluşturuyor ve semtin simgesel ahşap evleri tüm zarafetiyle
burada diziliyorlar. Her broşürde ya da rehberde mutlaka görürsünüz. Sokağı
boydan boya yürümek keyifli hatta bu sokağa çıkan dar sokakları da mutlaka
görmelisiniz, o kısımlar Kuzguncuk’un yaşam alanları, açıkçası semt
sakinlerinin hala yaşamayı tercih ettikleri mis gibi yerler, soluğu kesen
mahalle kültürünün yaşadığı büyük zarafet. Bostan ise zaman yolculuğu gibi bir
şey, İstanbul’da sayıca epey azalmış bu güzel oluşumlar ve arazinin yeşilliği
yüzünüzde güneş açtırıyor. 50-100m2 büyüklüğünde yanyana bir sürü bahçecik,
kiralanıp, ekilip biçilmek üzere biz sahiplerini bekliyor. Ben son gidişimde
aylardan Ekim olduğu için bozulmuş hallerine rast geldim, çok az sayıda bahçede
son hasadı bekleyen ekinler vardı. Kış için marul, lahana, salata ekimine hazırdılar.
Tekrar karşı kaldırıma geçiyoruz ve Ayios Pandelimon Rum
Ortodoks Kilisesi’ni görüyoruz. Semt kilise ve sinegog barındıran çok dinli
kozmopolit bir yer. Bu özelliği de insanın ruhunu okşuyor, devam ediyoruz,
sağda Behlül Sokak var, sokağın girişinde de Yanık Mektep. Mekan şimdilerde
davet-düğün organizasyonlarına ev sahipliği yapsa da eskiden Rum Kız Okulu imiş
ve 1865’te geçirdiği yangın sonucu kül olmuş. Kısacası mektebin adı yaşıyor,
masal gibi.
Kiliseden sonra yukarı doğru devam edersek çikolata-kahve
kafeleri sizi feci ayartıyor. Örneklerden biri Vanilin Chocolate. Anlatılmaz
yaşanır ve tüm kilolara rağmen çikolataları hiç düşünmeden yenir. Enfes. Son
gittiğimde de İcadiye Caddesi girişindeki La Casa Del Caffe’yi tercih ettik,
kahve yanında yediğimiz elmalı tart’ı mutlaka öneriyorum harikaydı. Bir de
sözünü ettiğim ULUS Profiterol var, mutlaka diyorum mutlaka! Tatlıdan başka şey
de yeniyor elbet, birçok yeme-içme mekanı içinde açıkçası tek önerim PULAT
ÇİFTLİĞİ olacaktır, hele peynirli-cevizli-incirli pizzası! Parmak yedirtiyor.
Kuzguncuk’un çok ünlü bir yeri daha var, bir meyhane! İSMET BABA! 30 yıldır
bildiğim ve orada balık yiyip rakı içmekten emsalsiz keyif aldığımı itiraf
etmeliyim. Kuzguncuk İskelesi’nin hemen yanında. Şimdi yazarken aklıma o çok çok
eski günler geldi, ne güzelmiş o günler!
Birçok diziye ev sahipliği yapmış Kuzguncuk’ta bunlara
ilişkin izler de korunmuş. Perihan Abla Sokağı, Ekmek Teknesi Sokağı gibi
isimlerin işlendiği tabelalar gözümüzden kaçmıyor. İcadiye Caddesi, sahile
doğru inerken dallanarak dar aralıklarla Paşa Limanı Caddesi’ne bağlanıyor ve
bu sokakların güzelliğini sözcüklerle anlatmam mümkün görünmüyor. Maket gibi bir
ortamda oyuncağa dönüşüyorsunuz, bu kaçınılmaz. Beni yormayın hadi kalkın
gidin, ellinci kez de olsa kalkın gidin ve gezerken burada anlattıklarımı anımsayıp
Kuzguncuk’u zihninizde tekrar yazın. 5 yaşımdan beri buralardayım ben. Ne mutlu
bana, yaşlanmak ne güzelmiş arkadaş - yığınla anılar, kafada yüzlerce görüntü,
kulakta sesler. Hey gidi günler!






















2 yorum:
Kuzguncuk çok güzeldir ve severim ama senin gözünden ve kelimelerinden daha da çok sevdim. Inşallah hiç bozulmadan kalir
Canım çok teşekkür ederim
Yorum Gönder