Yeni İzlenimler
Bendeki ADA tutkusu bitmez, dünyanın neresinde olursa olsun
adalara deli oluyorum, paranoyak şizofrenler gibi bir ruh halim olsa gerek ADA’da
büyük rahatlık hissediyorum, sanki bütün arazi evim gibi.
AVŞA ise ayrı bir sevgiye sahiptir kalbimde. İş hayatımın en
yorucu ve bunaltıcı “bir döneminde” iki günlüğüne gitmiş (ve bunu da yazmıştım,
gezi notlarımın eskilerinde bulabilirsiniz); kafamı tümüyle temizlemiş, son
derece keyifli zaman geçirip hala üzerine gül koklayamamışımdır. Sonra
defalarca gittim, yılda iki hatta üç kere. Ancak 2005 yılının Temmuz ayının 24’ünde
İstanbul’a dönerken yaşadığımız ve tarihe geçmiş büyük fırtına (ki o gün
İstanbul’da da elektrik kesintisi olmuştu) beni adadan kopartmış bir daha
gidememiştim. Zira tam yedi saat dalgalarla boğuşmuş 450 yolcusu bulunan
feribotta (denizotobüsünde) yerlere serilmiş insanlara ayakta kalan dört beş
yolcu ve personelle yardım etmiş, helak olmuş, ölümü kusursuz ensemde hissetmiştim.
Kabus, Yenikapı’ya geldiğimizde de bitmemişti zira tüm İstanbul’da elektrikler
kesikti! Bostancı’ya vardığımızda ise henüz gelmişti ve vakit gece yarısını
çoktan geçmişti.
1999 büyük Körfez Depremi’ni yaşamış biri olarak bu yolculuğu
17 Ağustos felaketinden yeğ tutarım, o derece korkunçtu.
Tabii son 10-15 yılda ülkemizde yaşanan değişikliklerden
etkilenip etkilenmediğini merak ediyordum, yozlaşma ne mertebedeydi açıkçası
benim için önemliydi. Çevre felaketini ne boyutta yaşıyordu, kirlenme ne derece
artmıştı, betonlaşmadan nasibini almış mıydı vs.
İlk değişimi ve olumsuz etkilerini Büyükşehir Yasası sonrası
belediye vasfını yitirmesi ve Marmara Adalar ilçesine dönüşmesi bir nevi o
ilçenin belediye yönetimine maruz kalması şeklinde özetleyebilirim. Bu arada
adanın kuzeydoğusundaki Yiğitler Bölgesi’ne yat limanı-marina yapılıp BETON ile
güzelleştirildiğini söyleyebilirim.
Merkeze gelince. Feribottan indiğimde kendimi sahil hattınaatıverdim ama karnım da öylesine açtı ki, dayanamayıp sahildeki Rıhtım Cafe-Restoran’a girdim oturdum… Kafede oturduğum yerde ayaklarımı uzatsam denize dokunacaktı ve o nokta, iskeleden güneye doğru uzanan uzun plajın başlangıç noktasıydı. Hatırı sayılır bir kalabalık denizin içinde, poyrazın da güzel etkisiyle tertemiz sularda serinliyordu. İnsanları seyrederken sipariş ettiğim menemenim geldi, kızarmış ekmekle yumuldum, lezzeti enfesti. Sonradan ahbap olduk personelle ve mekanın iç kısmı alkollü, sahil kısmı ise alkolsüzmüş; bu bilgiyi aldıktan sonra kalktım ve dönüşte uğrayıp kahve içeceğimi söyledim.
İlk işim adaya damgasını vuran ve benim de pek sevdiğim ADA
KARASI üzümü şaraplarının satış noktalarına gitmek oldu. Yıllar önce Bortaçina
Şarapçılık’ın üretimi olanlarına bayıldığım bu şarabı Büyülübağ Firması da
yapıyor, onların da mağazası var ama ben illaki Bortaçina diyor ve satın almak
için adaya gelmekten başka çarem olmadığını biliyordum. Evet baklayı ağzımdan
çıkarayım, Avşa’ya Bortaçina Ada Karası şarapları için gittim.
Bortaçina’nın Yiğitler’de şarap restoranı da var, adadaki
her içki markette de markanın ürünleri satılıyor, fiyatlar uygun. Ben merkezi
bulup satış sorumlusu hanımefendi ile uzunca sohbet ettikten sonra istediğim
şarapları onun da önerisiyle seçtim ki bu esnada firma yetkilisi sohbetimizi
duydu. Ben adaya artık İstanbul’da bulunmayan Bortaçina’lar nedeniyle geldiğimi
söylediğimde adam kulaklarına inanamadı. Epeyce ilgi ve merak uyandırmış
olacağım ki, konuyla ilgili nereyle nasıl temas kuracağımın bilgisini bana
verdi ve paketlerimi elime tutuşturdu. Yüküm 7 kilogram, taşınacak gibi değil
ve ben daha merkezde turlayacağım. Hemen Rıhtım Cafe’ye döndüm, paketlerimi emanet
ettim ve çıktım, başladım dolaşmaya.
En önemli gözlemim feribottan indiğimde duyduğum yosun ve
deniz kokusu oldu, başım döndü mutluluktan. İstanbul’da deniz kıyılarında
duyduğunuz, lağım ve çürük yumurta kokusu oluyor yıllardır. Özlediğim o kokuyu,
çocukluğumun o deniz kokusunu, kışın mayolarımı çıkartıp kokladığım zaman
duyduğum o kokuyu yıllar sonra yeniden duymak rüya gibiydi.
Sevindirici bir haber vereyim ADA’nın merkezi eskisinden
daha güzel olmuş, evler daha bakımlı hale getirilmiş, motel ve pansiyonlar
restore edilmiş, arkalara doğru yeni inşaatlar yapılmış ama doğa katledilmemiş,
temiz ve bakımlı yollarla bağlantılar düzenlenmiş. Araba geçince toz kalkmıyor,
bu bile olumlu.
Sokaklar birbirinden güzel, daracık ve çiçeklerle, çamaşırlarla
kaplı. İnsanın içinden yalınayak yürüyesi geliyor, bu arada belirteyim çıkmaz
sokak sayısı epeyce fazla, gidiyor ve gerisin geriye dönmek zorunda kalıveriyorsunuz,
telefonunuzun harita-konum özelliğinden yararlanın.
Her sokağın köşesinde kenarında oturmuş kadınlar, erkekler,
gazete kitap okuyanlar, kahvaltı edenler, kahvesiyle sigara içenler, manzaralar
hayli güzel. Rahatsız etmemek için onları fotoğraflayamadım.
Hava hatırı sayılır derece sıcak ama İstanbul’dan daha az
nemli olduğundan çok zorlanmasam da güneş beni biraz yordu. Trabzonlu bir
manavdan bahçe domatesleri aldım, Avşa Pastanesi’nden kurabiyeler aldım, topu
1TL.den şahane dondurma alıp yedim (İstanbul Moda- Ali Usta’da topu 6TL).
Karnımın acıkmadığını hissettim oysa niyetim güzel bir yemek
yemekti. Yumurta tok tutmuştu, dondurmaydı, kurabiyeydi derken iyice
tıkanmıştım. Dönüş feribotu saat 15.00’da idi ben de yemekle kaybedeceğim
süreyi dolaşmaya ayırdım.
Giyim mağazalarını da dolaştım böyle yerlerde çok şık ve
güzel şeyler bulunuyor, çok beğendiğim bir elbiseyi büyüğü yok diye alamadım,
takıcılara baktım, çömlekçileri gezdim, sahil boyunun muhtelif yerlerini fotoğrafladım.
İyice yorulunca da eşyalarımı bıraktığım kafeye döndüm, buz gibi soda ve Türk
kahvesi isteyerek son dakikalarımı geçirdim.
Açıkçası toplumun 90’lı yıllarla yozlaştığı ve liberal züppeliği
nedeniyle burun kıvırdığı Avşa bana yine çok iyi geldi. Akdeniz, Ege
sayfiyelerinde suyu 15, kahveyi 25liraya içme korkusu ve tedirginliği ile
gezerken çok geriliyorsunuz ama burada öyle bir şey yok. Yine dediğim yerlerde
sokakta yürürken “acaba neremi kıro bulacaklar” endişesiyle trendy kıyafetlere
bürünmeniz Avşa’da hiç gerekmiyor. Çuvalla para ödeyip girdiğiniz yapış yapış
beach’ler de yok burada. Denizle bütünleşmek işkence değil, her yer sizin.
Ayrıca samimi, naif, mutedil, gözü tok, küçük şeylerden mutlu olan insanların içindesiniz.
Çocukluğumun deniz insanları, yapmacık değil, yapay değil. Hava temiz, gürültü
yok, insanlar saygılı, daha ne diyeyim ne isteyim.
Her neyse 2018’in Avşa’sı bu kadar. Umarım anlatabilmişimdir,
özür dilerim bu sefer Mavikoy’a gidemedim, artık bir dahaki sefere.






















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder