Nasıl anlatılabilir bilmiyorum, sadece resimleri kullansam eksik kalıyor, film çok ruhsuz, iş yazıya kaldı mı da çok zor... zorluyor... çok yakın biryer, yine bir adadan söz edeceğim sizlere, Avşa !... birçoğumuz defalarca gitmiştir, hatta birçoğumuzun anımsamak dahi istemediği anıları olmuştur ya da bazılarımızın değiştirelemeyecek önyargıları vardır... olsun... biz baştan başlayalım...
Sonunda adayı tümüyle gezebilmek olanağım oldu da, yazmak ve buradaki güzellikleri paylaşmak zamanı geldi çattı.
İlk kez 2001 yılında, 30 Ağustos birleşik tatilinde fırsatı yakalamıştım, gerçi ben aradaki Cumayı birleştirmemiş, iş çıkışı gidebilmiştim... arkadaşlarım oradaydılar ama ne bir ses ne de bir mesaj yoktu... işten çıktım Yenikapı’ya gittim saat 19.30 da kalkan denizotobüsüne bindim, hayatımda hiç gitmediğim biryere hem de bir adaya, üstelik de gece yarısı ulaşmak üzere yolculuğa çıkmıştım, gittiğim yerde işler ters giderse sokaktaydım, sabahı sokakta beklemek durumundaydım, çünkü konaklayacağım yer merkezden 4 km uzaklıkta bir koyun kenarıdaydı... bilmediğim kapkaranlık bir yoldan oraya gitmem olanaksızdı.
Bilinmeyenler...
Deniz biraz hırçın olduğundan yolculuk 4 saat sürmüş, sonunda 23:30 gibi adaya ayak basmıştım, arkadaşlarımı telefonla aradım zor bela iki cümle kurabildik sonrasında ulaşılmaz oldular... elimde küçük sırt çantam taksi durağı tarafına yürüdüm ve bakındım ki; motelin minibüsü orada bekliyor, içim biraz rahatladı ve minibüse bindim... o arada evi arayıp sağ salim geldiğimi bildirdim ki hareket ettik.... toprak bir yola saptık, tepe gibi biryere tırmanmaya başladık, sonra yol yeniden aşağıya inip kıvrıldı, sonra daha dik bir tepe ... ben bu arada yeni bir telefon görüşmesine başlamış ve “bula bula Avşa’yı mı buldun” diye benimle dalga geçen bir arkadaşıma, o ana kadar yaşadığım heyecanı ve endişeyi anlatıyorum; malum deniz biraz hırçındı ve bu benim ilk uzun soluklu deniz yolculuğumdu, katamaran tipi tekneler de durumu iki kat ağırlaştırıyor... kulağımda telefon, tırmandığımız yokuşun sonuna geldik ki (!): işte TAM TEPE’deyiz... ve o an hayatımda ilk kez başka bir boyuta geçtiğimi sandım, film koptu... bu daha sonraki yıllarda birkaç ilginç gezi deneyimimde de yaşadığım birşey, ama o gün ilkdi... tepedeyiz... gökyüzünde saat 23:30 itibariyle tamamen dolmuş bir ay pırıl pırıl parlıyor - denizin tam üzerinde (meğer o gün dolunay varmış)... aşağıda, ayın ışığıyla, mavimsi tonlarla aydınlanmış upuzun bir koy ve ağaçların gölgeleri... telefonumdan son iletilen cümlem “aman tanrım ben öldüm ve sanırım cennetteyim” oldu, cenneti hiç gece hayal etmemiştim... adanın bu yüzünde (hala devam eden) iletişim problemi nedeniyle telefon kesildi... meğer bizimkilere de ulaşamama nedenim buymuş, burada gerçek yaşama ulaşıp herşeyden ve herkesten uzakta kalmanın ve bir o kadar da özgür olmanın sırrı buymuş, adanın bu tarafında hala cep telefonu ile konuşmak mümkün değil... ve geçirilen muhteşem iki gün, odandan çıktığında ayaklarına çarpan durgun deniz, güneşin batışında uzaklarda atlayan yunuslar ve hava alacakaranlık iken kendinizi attığınız suların ılıklığı... bütün bunlar bende hala ilk sıralardaki yerini korumaya devam eden bir Avşa tutkusu yarattı ki heryerini öğrenmeye karar verdim... arka arkaya hep aynı tarihlerde Avşa’daydım...
İlk gidişim sırasında minibüsle yola çıktığımızda birinci tepeyi aşıp da kıvrıldığımız yer MANASTIR KOYU imiş, burada eski bir manastırın kalıntıları var, restorasyon çalışmaları devam ediyor, Manastırın aslında temelinin kalıntıları var, ne yazık ki günümüze birşey kalmamış, etrafta ise tek katlı evler...
İkinci tepeden sonra ise ulaşılan koy BEYAZ SARAY KOYU, burası rüzgarın sokulamadığı doğal bir liman, yolu 4-5 yıl önce açılmış daha öncesinde sadece teknelerle ulaşılan bir yermiş, bu koyun devamında ise karayolu ile gidilmeyen yine sadece teknelerle ulaşılabilen başka güzel koylar sıralanıyor... Beyaz Saray Koyu, kapasitesi sınırlı, sahili dar (hemen dik bir tepe başlıyor) sadece bir MOTEL, iki adet de müstakil ev barındıran bir yer... evinizin bahçesi gibi, güvenlik sorunu yok, herşey rahatınız için yaratılmış ama konfordan eser yok, tamamen doğal ortamdasınız. İyi mi kötü mü bir çelişki yaşasanız da, çok daha iyi olabileceğini hayal etseniz de, hatta şikayetleriniz olsa da tutkuyla bağlanacağınız ve her kusuru gözardı edebileceğiniz bir mekan...
Adanın kuzeybatı tarafında ya da bulunduğumuz yerin tamamen simetriğinde ilerlerseniz MAVİ KOY bölgesine ulaşırsınız ki burası ilk yerin bakir ortamından çok farklı olarak karşınıza çıkar, Mavi Koy tarafı tamamen yerleşimin olduğu, daha modern, alt yapısı oturmuş, hareketli bir yer, heryerde görmeye alıştığınız yazlık mekanlar ve ortamlar fazlasıyla mevcut ama burada da incecik ve sapsarı bir kum var ve deniz muhteşem, sakin, küçük küçük havuzların bileşiminden oluşmuşcasına insanı kendine çekiyor, yeşil-mavi bir renk hepimizi cezbediyor.
Adanın merkezinden kuşuçuşu dümdüz giderek öbür yüzünü hedeflerseniz ikinci merkez konumundaki YİĞİTLER KÖYÜ (Araplar)’ ne ulaşırsınız, bu aradaki asfalt yolu bir minibüs ile 10 dakikada kat ederken, adanın iç kısımlarının ne denli yeşil olduğunu, meyve, zeytin bahçeleri ve özellikle de üzüm bağlarıyla kaplı olduğunu görebilirsiniz... üzüm buranın en önemli ürünü, sadece Avşa’da biraz da Erdek’de yetişen ve son derece kaliteli bir şaraplık üzüm olan ADAKARASI Bağları bunlar... birçok şarap üretim yeri de Yiğitler Köyü’nde yer alıyor... bir şarapsever olarak, kuvvetli aroması, buruk tadı ile içimi zevkli Adakarası şaraplarını özellikle önerebilirim. Yiğitler Köyü’nü geçip koylara doğru ilerlediğinizde de Altınkum Plajı daha ilerisinde ise Karadut Plajı var ki, deniz için ideal yerlerden birkaçı... bu kesimde coğrafi yapı daha düz olduğundan deniz de daha sığ... adaların bilinen ani derinliklerine burada rastlamıyorsunuz... yine adanın en bilinen yeri ÇINAR KOYU, burada konaklamanız da mümkünken denizin güzelliği sizi tercih yapmakta çok zorluyor.
Avşa’da nerede olursanız olun kaçırmamanız gereken en önemli şey Gün Batımı’dır... güneşin deniz üzerinden kayarak sulara gömülmesi, uzaklarda zıplayan yunuslar (hatta dostluğunuzu hissederlerse epeyce yakına da geliyorlar), hafif esen serin rüzgar eşliğinde günü bitirmek büyük keyif... hele o anlarda yüzüyorsanız daha da olağanüstü bir atmosfer yaşıyorsunuz... ya da bu manzaraya özellikle balık ağırlıklı yediğiniz akşam yemeğinde tanıklık edebilirsiniz... yemekten söz etmişken Avşa’dan, iskele kıyısındaki yerlerde ev hanımlarının aileleriyle beraber yaptıkları mantı-çiğ böreklerden yemeden asla dönmemenizi salık veririm... bir önerim daha var ki; heryere yürüyerek gitmeye çalışın, temiz havayı ciğerlerinize doldurun ve her seferinde merkeze ulaşıp yorgunluğunuzu ADA KAHVESİ’nde giderin... çayınızı, kahvenizi, biranızı ve ada şarabınızı için, bu kahvede soluklanın ya da isterseniz saatlerce oturun, etrafı izleyin, sohbet edin... bütünleşin ada ile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder