Bakmak için değil Görmek için....
En olmadık zamanda olmadık yerlere gitmek gibi irademin dışında oluşan bir geziyi daha gerçekleştirmeden önce bununla ilgili yazmaya değer birşey bulacağımı hiç ummuyordum, ancak herşey birden değişiverdi ve tüm dönüş yolculuğumda yerinde duramayan parmaklarım, bilgisayarımı açar açmaz klavyemle bütünleşerek beynimdeki kayıtları sizlere sunmak için aşağıdakileri ortaya çıkarttı.
En olmadık zamanda olmadık yerlere gitmek gibi irademin dışında oluşan bir geziyi daha gerçekleştirmeden önce bununla ilgili yazmaya değer birşey bulacağımı hiç ummuyordum, ancak herşey birden değişiverdi ve tüm dönüş yolculuğumda yerinde duramayan parmaklarım, bilgisayarımı açar açmaz klavyemle bütünleşerek beynimdeki kayıtları sizlere sunmak için aşağıdakileri ortaya çıkarttı.
Konumuz daha doğrusu yolculuğumuz Safranbolu-Amasra üzerine.... hani şu özgün evleri ile ününü duyuran Safranbolu ile Batı Karadenizin bir zamanlar sadece deniz yoluyla ulaşılabilen kuytu köşelerinden biri olup günümüzde pek bir adından söz edilen Amasra’sı... mevsim kış, aylardan Şubat, İstanbul’dan yola çıkarken bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve hava buz gibi... ve Ben aklımı çelen sevgili arkadaşımla yollardayım... hani neydi zorumuz kendimizi bu kışta kıyamette trafik canavarının kollarına terk ederek yollara düşmek, boşuna değilmiş....
Sabah saat 6.30 civarında Safranbolu’ya ulaştık, otobüs bizi küçük bir meydanda, padişah Deli İbrahim zamanında yapılan Cinci Hoca Hamamı yanında bırakıverdi, tur rehberimiz oradan yürüyerek konaklayacağımız yere gideceğimizi belirttikten sonra şöyle bir etrafa bakınıp rehberin peşine düştük.... rehberimiz bize konaklamaktan söz ediyor ama etrafta dışı taş ve ahşap karışımı eski Türk filmlerinde görmeye alışık olduğumuz konak cinsi evlerden başka birşey yok... tabii kalacağımız yerin eski bir konak olduğu ayırdına bir süre sonra vardık, Hatice Hanım Konağına gelip de içeri girince gördüklerimiz ilk sürprizi bana yaşatarak zamana rağmen iyiki bu geziye çıkmışım fikrinin yavaş yavaş oturmasını sağladı... bu zaman tüneli yolculuğunu tüm gezi boyunca defalarca yaşadım zira otopark ücretlerinin 200.000 TL, patlayana kadar yenen kuyu kebabının 1.800.000 TL, limitsiz balık ve rakının 3.500.000 TL gibi fiyatları karşısında enflasyonun bu kentlere henüz ulaşmadığını düşünürken beni rüyadan biranın 1.000.000 TL’lik fiyatı uyandırdı, gerçi İstanbul’da bu fiyatta kalmadı ama yine de bazı yerlerde hala 1 mio’na bira içilebiliyor.
Konak’ta mükellef kahvaltımızı ettikten sonra, Amasra’ya gitmek üzere yeniden otobüsümüze döndük, bu arada hava kuru, kapalı ve soğuktu... 90km.lik yolculuk sonrasında kıvrıla kıvrıla gittiğimiz yol bir uçurumun başında bitti, aşağıda muhteşem Karadeniz ve uçurumla deniz arasına sıkışıp kalmış Amasra bizi bekliyordu... yerel rehberin eşliğinde çevreyi gezdikten sonra birkaç resim çekmemize izin veren hava birden değişiverdi ve karla karışık yağmur yağmaya başladı, neyseki biz işimizi bitirmiştik, kaleyi gezmiş kiliseye kadar çıkmış, kentin panoramasını bilincimize ve makinalarımıza kaydetmiştik, bu arada her nedense (sabah dünyalarca yememize rağmen) aşırı derecede acıkmıştık.
Amasra’da balık yenirmiş ya, turumuzun bize ayarladığı Çeşm-i Cihan Lokantasına girdik, sıcacık ve dört bir yanı manzaraya açık olan bu yerde yaklaşık iki saat boyunca limitsiz balılarımızı yedik, sanırım bizden sonra iki gün denizden balık çıkmamıştır... tatmin edici bu yeme-içme faslının ardından son yıllarda içtiğim en iyi Türk Kahvesini de mideye indirdikten sonra tekrar otobüsümüze doluşup Safranbolu’ya döndük, dönüş yolumuz birkaç saat öncesinin aksine bir hayli karlanmıştı, doğa yine yapacağını yapmış ve dönerken bize nefis bir kar manzarası sunmuştu.... artık iş konağımıza geri dönüp bir-iki saat uyumak olabilirdi, zira bir hayli yorgunduk. Hava gece mucize eseri açmış, mehtap konumuna geçmiş olan ay bize yüzünü göstermişti, bu durum da ertesi günkü Safranbolu turunun iyi geçeceğinin müjdecisiydi...
Sabah güneş içinde uyandık, hemen kahvaltımızı yaptık ve tur için meydanda buluştuk. Bizi yerel rehber Aytekin KUŞ dolaştırdı, adını özellikle belirtiyorum ki, eğer günün birinde buraya yolunuz düşer de grup halinde gezmek isterseniz kendisini bulunuz, geziyi muhteşem hale getiren Aytekin Bey olmuştur... Safranbolu’nun tarihi kesimi (çarşı denen yer) tamamen vadiye kurulmuş, burada evler asla birbirlerinin ışığını kesmeyecek şekilde ard arda vadiye sıralanmışlar, 1976 yılında Dünya Miras Kentler kategorisine girmiş ve tarihi doku bu yıldan itibaren koruma altına alınmış (bu kentlerden biri de İstanbul, hatırlatayım !) birtakım restorasyonlar evleri birazcık eski güzelliklerinden uzaklaştırmışsa da korunması ve ayakta kalması için yapacak başka şey yokmuş... aslında ilk ciddi bozulma Karabük Demir Çelik’in açıldığı 1940’lı yıllara dayanıyormuş çünkü o vakit yerli Safranbolu’lular çarşı içindeki evlerini etraftan gelen insanlara satmışlar, kendileri bağlar dedikleri mevkideki ikinci evlerine taşınmışlar... bu arada belirteyim, Safranbolu’da herkesin iki evi varmış, biri çarşıda diğeri bağlarda... işte evlerin yeni sahipleri ilk iş olarak kiremitleri değiştirmişler ardından kendilerine göre birtakım ilaveler yaparak orjinal yapıya ilk değişiklikleri getirmişler... biz şehri gezmeye en tepede bulunan mezarlıktan aşağıya inmek suretiyle başladık, daracık arnavut kaldırımı sokaklardan birbiri ardına sıralanmış ve asla arkasındaki komşusunun görüş alanını daraltmayacak şekilde yapılmış evlere hayran olmamak elde değil, sokak köşelerinde bile öyle üçgen bağlantılar oluşturulmuş ki, insanların birbirine çarpacağı dahi düşünülmüş ve yapıların alt duvarında keskin köşeler yapılmamış... hemen belirteyim, orjinal arnavut kaldırımı bu kentte yerini beton parke yollara terk ediyor... Köprülü Ahmet Paşa bu kentte sürgün yaşamış ve İstanbul’a döndükten sonra uzaktan bakıldığında asker miğferine benzeyen Cami’yi inşa ettirmiş; tarihte saraya pekçok asker göndermiş Safranbolu... bu kentten çıkmış pekçok ünlü var, özellikle de İstanbul’a gidip zengin olan çok insan var ve bu kişiler zenginliklerini minik bir payını baba mirası konaklarının korunmasına harcıyorlar...
Safranbolu’nun modern şehir silüetinde olan bir bölümü daha var elbette ve buranın devamında yine tarihi dokuyu bulabileceğiniz Bağlar Mevkiine ulaşıyorsunuz... civar sayısız konaklarla dolu, buradakiler biraz daha geniş bahçeleri olan konaklar ve birazı restore edilmiş ya da ediliyor ama hepsi bu kadar şanslı değil, birsürü terk edilmiş muhteşem konağı da görünce içiniz cız ediyor....
Gezdiğimiz ya da hatta kaldığımız konaklardan söz edeyim, tahta işlemeciliğinin çok güzel örneklerinin yer aldığı türlü türlü odalardan oluşmuş, her türlü ayrıntının düşünülmüş olduğu bu evler de en ilginç şey, dolap kapağı sandığınız tahta kapağın arkasında, banyo’nun olması... bütün eşyalar yine dolaplarda, ortada birşey yok, duvarlar sedirlerle çevrili zamanına göre son derece kullanışlı evler... ekzantirik şakül diye adlandırılan sütunlar ise hayret verici, bu sütunda bir silindir yer alıyor, ve bu silindiri çevirerek evin kayıp kaymadığını anlıyorsunuz, eğer silindiri çeviremezseniz yani sıkışmışsa evde kayma var demek ve gereken önlemi alıyorsunuz J ... tek kelimeyle muhteşem....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder