Yaşam sadece su değilmiş,
Elimize fırsat verseler... hadi deseler, zaman yolculuğuna çık, git gerilere, gidebildiğin yere kadar git, istediğin yıla kadar git deseler... asla bir engele ya da sona varamayacağınız ve insanlığın sonsuzuna kadar yolculuk yapacağınız bir yerleri aramaya başlarsanız aklınızda bulunsun yazdıklarım... dünyayı gezmedim, Afrika’yı ya da Uzakdoğuyu dolaşsam belki fikrimi değiştirebilirim ama tarihin kanıtlarına güvenerek diyebilirim ki Mezopotamya bu gezi için en uygun bölge... dünyamızın nüfusunun dörtte üçünün inanç kaynaklarının doğduğu ve yayıldığı yerler, bir zamanların bolluk ve bereket diyarları, cennet tasvirlerinin esin kaynağı, uygarlıklar, şehirler, kavimler, savaşlar, aşklar, tarih, tarih tarih... Mezopotamya bölgesinin başlangıç noktasının yurdumun sınırları içerisinde yer alması mutluluğunu tadarken, bu uçsuz bucaksız düzlükler zincirine taştan bir kale gibi gözcülük yapan, Tanrının bu cennete bekçilik yapması için doğayla işbirliği yaparak yükselttiği kendinden menkul TAŞ’tan bir kaleşehirden söz edeceğim, MARDİN’den (sözcük anlamı da Süryani dilinde Kaleler demek)... gecesi gerdanlık, gündüzü seyranlık diye tanımlanan o müze şehirden....
Mardin’in tarihine değinmeyeceğim zira kent MÖ 4500 hatta MÖ 6000 yıllarına kadar dayanıyor, bu konuda bilgiye sahip olmak için yüzlerce broşür, kitap ve web sayfası var, sıradan bir gezi yazısı ile canınızı sıkmayı düşünmüyor ve kentle bütünleşmenin adımlarını sıralıyorum.
Mardin’e gece girdik, şehrin gece görüntüsüne tanık olduk. Bir şehirle gece tanışmak bambaşka bir durum, sabah uyandığınızda, güneşin ilk ışıklarını izlerken, yüreğinizde büyük bir heyecanla karşınıza çıkanları ayırt etmeye çalışmak, gece gördüklerinizle eşleştirmek garip bir duygusallık yaratıyor... ışıl ışıl gördüğünüz Kale; cansız, toprak rengi bir taş olarak karşınıza çıkarken, gece deniz sandığınız Mezopotamya Ovası’nda (Mardin Ovası) gözleriniz ışıl ışıl parıldayan adaları arıyor ama bulamıyorsunuz... o arada ışıkları iyice güçlenen güneş şehri tamamen aydınlatmaya, gözleriniz ise detaylarda tek tek dolanmaya başlıyor, işte yavaş yavaş büyülenme anları geliyor ve şehrin tüm özelliğini, tarihe olan tanıklığını görüyorsunuz... işte bu; taşların ve inancın tarihi.
Şehirde yüzlerce yıldır Hristiyanlar (Ermeni ve Süryaniler), Müslümanlar (Şafi ve Hanefiler), Yezidiler ve Şems’iler beraber yaşamışlar; nüfusun büyük çoğunluğu 1970’lere kadar Süryani iken sayıları şimdilerde oldukça azalmış, Şems’ilere ise artık rastlanmıyor. Süryani nüfusunun azalması ile birlikte neredeyse 2000 yıldır Süryani-Ortodoks Patrikliğine merkezlik yapmaya son vermiş olan Mardin’de artık Metropolit’lik bulunuyor, Patriklik Şam’a taşınmış, Türkiye’deki üç metropolitlikten biri olan eski patriklik ise merkez olarak hala yaşamına devam ediyor... aktif durumda üç kilise var, bunlardan uzunca söz ediyorum çünkü şehir 30 yıl öncesine kadar Süryanilerin yaşadığı bir yer olup her türlü yapı, kültür ve sanat eserleri bu toplumdan miras kalmış durumda. Süryaniler, taş işçiliğinin en güzel örnekleri olan meşhur Mardin Taş Evlerini inşa etmişler ve hala kullanılır durumda olan bu evlerde aileler yaşamaya devam ediyor, birçok devlet kurumu burayı merkez ofisler olarak kullanıyor, dantel gibi işlenmiş bir kemerin altından geçerek avlusuna girdiğiniz muhteşem bina Merkez-Postane ! ve hiç bozulmamış tahta kapısını açtığınız oda müdüre ait, memurlar buranın müze gibi dolaşılmasına o kadar alışmışlar ki siz girip-çıkarken kimse işinden başını kaldırmıyor... önce bu durum sizi dehşete düşürse de etrafın düzeni, hiçbir yere zarar vermeden, koruyarak kullanmaları karşısında şaşırıveriyorsunuz.... taşlarla dansınıza Mardin sokaklarını turlarken devam edebilirsiniz, kendinizi hiç sıkmadan, ağır ağır dolaşıp, daracık sokaklara girip çıkarken gördüğünüz o güzelim evler, yıllardır dimdik ayakta pırıl pırıllar ve tüm zarifliği ile tarihteki yolculuklarına devam edecekler.
Bu diyarda herşey taştan ama taş mı kumaştan mı diye hayretle izleyeceğiniz türden olup bunun en güzel örneklerinden biri de 1469’da inşa edilmiş, içinde Hanefi ve Şafi mezhebine hizmet veren üç mescidi bulunan, bir zamanların bilim yuvası olarak hizmet eden Kasımiye Medresesi. Medresenin içinde insanın doğuşu, olgunluğu, yaşlılığı, ölümü ve ahrette cennete gideceğini (cennet Mezopotamya Ovası oluyor) simgelen bir pınar var... Medresenin çatısında, kubbelerin arasında gezinirken yine uçsuz bucaksız Mezopotamya Ovası karşınızda ve “karadaki ufuk çizgisiyle” sürekli görüş alanınızda...
Herbir yapı, bir müze değerindeyken ve biri diğerinden daha önemsiz değilken, hepsini sayamıyorum ama geçmişinin milattan öncelere dayanması ve hristiyanlık sonrasında Manastır olarak hizmete devam etmesi açısından en önemli yerlerden biri de Deyr’ül Zafaran Manastırı, halihazırda metropolitliğe merkez oluşturan bu büyük manastır şehir merkezinin dışında olup etrafındaki üzüm bağlarının arasında yaşamına devam ediyor; tadamadık ama Süryani şarapları da bu üzümlerden yapılıyormuş...
Taşlardaki sanat ve zerafet bu memlekette gümüş işçiliğine de indirgenmiş, TELKARİ sanatının altın ve gümüşle buluşmasıyla sayısız modelde süs eşyası vitrinleri süslemekte, kadınların günlük süs eşyalarının içinde yerini almakta... şehiriçinde dolanırken artık İstanbul’da rastlamadığımız, erkek berberleri (adım başı), terzihaneler, ayakkabıcılar, kuruyemiş pazarları, bakkallar, kumaşcılar, kuyumcular hepsi zamandan fırlayıp karşınıza diziliveriyorlar, eski yöntemler burada hala uygulanmaya devam ediyor... benzer güzellikleri Mardin’e yarım saat uzaklıktaki ilçesi olan Midyat’ta da bulabiliyorsunuz, büyük şehrin kopyası olarak ve aynı etnik, tarihi özellikleri bünyesinde taşıması bakımından yolculuğunuzun tamamlayıcı unsuru Midyat’ı görmeden geçmeyin diyor, size de birşeyler bırakarak yazıma son veriyorum.
Taşlar...taşlar... toprağın altından sıcacık çıkartılan, sıcakken kolayca işlenebilen, soğudukça sertleşip cansızlaşan o taşlar, belki canlıyken bizim öldürdüğümüz, son formlarını koruyarak bugünlere gelmiş dantel taşlar... kimbilir nelere tanık oldular, kıvrımları zaman içinde yaşadıkları olaylara göre değişti belki... zamana tanıklık ederken dayanmak için son biçimlerini kendileri oluşturdular ya da zamana karar veren onlardı... yürekleri olan, güzel, narin, canlı taşlar...




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder