21 Ekim 2010 Perşembe

BUDA & PEŞTE = Budapest (15-20 Mart 2000)

Bir yolculuğu daha tamamlamış olmaktan mutluluk duyan Ben,  bu kez sanırım biraz uzun yazacağım ama en başından uyarayım okumaya üşenmeyin... bu defa BudaPeşte'deyiz.... hiç kışın ortasında gidilir mi oralar çok soğuk olur demeyin benzer şartlanmalardan ötürü ben de aynı sizler gibi az kalsın gidemiyordum... şimdi gördüklerimi ve tattıklarımı okuyunca çantanızı kapıp fırlayabilirsiniz... o kadar güzel işte... işte öyle...

15 Mart sabahı yerel saatle 11:30 gibi indiğimiz havaalanında bizi karşılayan pırıl pırıl bir güneş oldu ve ilk anda hayretler içerisinde kaldık, iklim mi desem hava mı bilmiyorum ama kaldığım beş gün içerisinde aynı nedenden ötürü defalarca hayretler içerisinde kaldığımı da itiraf edeyim; bu şehrin havası bizimle alay ediyordu... kimi zaman hırka ile gezebilecek kadar parlak ve açık olan güneş, aniden bir bulut dalgasıyla yerini lapa lapa yağan kara bırakıveriyor, ardından tekrar yüzünü bize gösteriyordu... ama bizi hiç mutsuz etmedi, tüm tatlarını sundu...

Şehrin ilk yüzünü görür görmez büyüleniyorsunuz; Macaristan'ın başkenti olan bu
muhteşem yer; Tuna Irmağı ile iki parçaya ayrılıyor: Batıda Buda, Doğuda Peşte... Buda dağlık bir yer iken Tuna nehriyle O'ndan kopan Beşte sanki elle yontulmuşçasına dümdüz, en ufak bir engebe dahi yok... bir nehir jeolojik yapıda böylesine bir fark yaratır mı diye aklınızdan geçiriyorsunuz... ilk turumuz Buda tarafındaki Gellert Tepesine (Gellert Hegy);... buradan şehrin panoraması muhteşem, Tuna Nehrini ve üzerindeki tüm köprüleri (bu arada belirteyim toplam 9 köprü var ve hiçbirinden geçiş ücreti falan alınmıyor), karşıda bütün silüeti ile Peşte'yi izleyebiliyorsunuz; nehir kıyısı boyunca sıralanan yeni ama 5 yıldızlı otellerin tıpkı İstanbul'daki gibi yarattığı çirkinlik neyseki Parlamento Binasının görkemi ve güzelliğiyle kapanıveriyor....tepenin aşağı yukarı en yüksek noktasında özgürlük anıtı var (Szabadsag Szobor-Statue of Liberty), gece bu heykel Peşte tarafında büyüleyici bir görüntü sergiliyor, kollarını Tuna'ya doğru uzatmış ve elinde kılıca benzer kuş tüyü taşıyan bir kadın heykeli bu... yine bu tepede eski Kraliyet Sarayı var (Budavari Palota-Royal Palace), bugün ise Ulusal Kütüphane olarak hizmet veriyor... hemen belirteyim tam 8 milyon ton temizlenmiş Tuna Suyu dev bir sarnıçta yine bu tepede saklanıyormuş.

Tepedeki turumuza devam ediyoruz ve başkentin ilk kuruluş noktası olan Balıkçılar Meydanı'na (Halaszbastya-Fishermen's Bastion) ve hemen meydanı çevreleyen Kale'ye ulaşıyoruz.  Bu kale 13.yy da yapılmış, Hun İstilası zamanını yaşamış, Rönesans Dönemini'nde ünlü Macar Kralı Matyas adına bir de kilise yapılmış (Matyas Templom - Matthias Church), Gotik Tarzı mimariye sahip olan bu kilisenin çatısı Viyana'daki St.Stephan Kilisesi ile aynı çünkü her ikisi de aynı mimarın eseri... kilisenin içini geziyoruz, birçok eski Macar Kralı'nın bu kilisenin alt kısımlarında mezarı olduğunu öğreniyoruz, hatta Türklerin zamanında bir süre Cami olarak da kullanıldığı rivayet ediliyor... bu yükseklikte Tuna'yı ve nehir boyunca sıralanan köprüleri izlemek çok keyifli hele ki az sonra Tekne içinde nehirde turlayacağınızı bilmek iştahınızı kabartıyor... bu noktada BudaPeşte'de hem gece hem de gündüz (eğer vaktiniz olursa) nehir turu yapmanızı öğütleyeyim... Tuna nehri şehir sınırları içerisinde çatallanıyor ve bir Ada oluşturduktan sonra tekrar birleşerek yoluna devam ediyor, burası Margit Adası.  Taşıt girişi olmayan bu adada yazın yeşillikler ve çiçekler içinde yürüyüş yapmak, bisiklete binmek mümkün ayrıca ada üzerinde bir de spor tesisi var

Biraz da şehrin dışına çıkmakta yarar var, Macaristan aynen bizim gibi tarım ürünleri açısından kendine yetebilen ender ülkelerden biri, küçük şehirleri birbirine bağlayan yollar boyunca, tarlalar, meyva bahçeleri birbiri ardına diziliyorlar, yolumuz Estergon'a (hani uğruna kanlar döktüğümüz, adına kahramanlık türküleri söylenmiş meşhur kale)... tarih kitaplarından hatırladığımız Vişegrad'tan geçiyoruz ardından St.Andreas Kasabası (Szentendre-ülkenin en güzel kasablarından biriymiş hatta buraya zamanında ünlü İtalyan ve İspanyol sanatçılar yerleşmiş) ve Estergon (Esztergom). Bu şehirde Tuna nehri bir dirsek yapıyor ve doğu-batı dorultusuna son verip tamamen güneye doğru kıvrılıyor.  Kale gerçekten çok ilginç, yalnız Osmanlı Savaşlarını görmemiş, öncesinde de bu şehri yıllarca korumuş bir kale; hemen yanında ülkenin en büyük katedrali var.  Estergon aslında Macaristan Krallığı'nın başkentlerinden biri, hatta bir dönem Kral da dini lider Kardinal de burada otururmuş, Kral Buda'ya gitmiş ama Kardinal burada kalmış, kiliseyi geziyoruz, içeride ülkenin en büyük kilise orgu ve Papa II.Jan Paul'un de bir heykeli var;  St.Stephan Katedrali için ünlü besteci Bethoven bir ayin besteleyeceğini söylemiş, ancak ömrü vefa etmemiş ve ayini Lizts bestelemiş, kalenin yanından Tuna kenarına iniyoruz, burada Kanuni'nin kitabesini görüyoruz, hemen belirteyim, bu noktadan karşıya baktığınızda Tuna'nın diğer kenarını ama Slovakya topraklarını görmek mümkün, yani devlet sınırı, ancak koruyan yok, suyun ayırdığı iki devlet anlayacağınız. Dönüş yolu üzerinde yemek molası verdiğimiz ve  enfes yemeklerinden mutlaka tatmanızı salık vereceğim yerlerden biri de  Rönesans Restoran. İçerisi tamamen otantik dekore edilmiş, kendinizi 500 yıl öncesinde hissediyorsunuz, toprak tabaklarda yiyip, toprak kaplarda yine toprak testilerden doldurarak şarap içiyorsunuz. Midelerimiz de bu güzel geziden nasibini fazlasıyla alıyor...

Yemekten söz etmişken konuyu detaylandırayım, herşeyden önce Macar Yemekleri enfes, bizim damak tadımıza çok uygun, zaten Macarlar da bizim gibi Orta Asyadan gelme bir topluluk, dilleri de Uray-Altay dil ailesinden ve aynen bizim gibi çok iyi savaşan bir millet.... bu kısa bilgiden sonra yemeğe dönersek, hertürlü et yemeklerini (kırmızı et, tavuk, hindi, ördek vs.) kusursuz hazırlanmış türlü türlü şekliyle, sayısız çeşitleriyle sofranızı şereflendiren Macar Şarapları eşliğinde yiyebilirsiniz, hele ki yemeklerinizi ünlü Macar Çigan Müziği beraberliğinde alabiliyorsanız herşey tamam demektir... bunun için önerim Matyas Pince olabilir; burada yemekler kadar müzikten de büyük zevk almanız mümkün... yine Karpatia Etterem, Newyork Cafe, Gundel Restoran (ki buraya Ben gitmedim, tercihimi Bale'ye kullandım, ama gruptan gidenler olumlu izlenimlerini bizimle paylaştılar!) gitmenizi ve de görmenizi önereceğim yerler.... görmekten söz ediyorum çünkü gittiğim tüm yemek yenen yerler tarihi eser şıklığında ve bir Müze gezer gibi detayların dikkatle izlenebileceği yerler... benzer şekliyle Cafe ve Pastaneler de Viyana'dakileri pek aratmıyor... bunların en ünlüsü ve en eskisi Jerbo (Gerbeauf) Pastanesi, burası yaklaşık 150 yıllık geçmişe sahip ve hala ilk günkü görünümünü koruyan son derece şık bir yer.

Biraz da sokaklardan ve caddelerden söz edelim... herşeyden önce ihtiyaca çok güzel cevap verebilen bir Metro'su var bu kentin ve belirli noktalara rahatça ulaşmanız bu yolla mümkün... yürümeyi tercih etmek çok daha iyi tabi... sizi Tuna Nehri kıyısına ulaştıran geniş caddeler, yine kenti çevreleyen ringleri oluşturan diğer geniş caddelerle kesişiyor.... Tuna kıyısından karşı tarafa herbiri farklı zamanlarda ve birbirinden çok farklı mimari tarz ve inşaat tekniği ile yapılmış köprüler aracılığıyla geçebiliyorsunuz... bu köprülerin en eskisi Zincirli Köprü (Szecheny Lanchid) ve gece görüntüsü muhteşem ! Alışveriş merkezlerinin ve büyük mağazaların olduğu Vaçi Caddesi'nde sağlı sollu vitrinlere bakarak dolaşabilir alışveriş yapabilirsiniz zira, burada kentin heryerinde de rastladığınız hediyelik eşya dükkanlarından bol miktarda var, hemen belirteyim Macar'ların el işlemeleri ve porselenleri çok meşhur. Bunların güzel örneklerine yine çok eski ve tamamen demir konstrüksiyon ile inşa edilmiş Eski Çarşı'da da bulabilirsiniz... bu Çarşının giriş katı, meşhur Macar Salamı ve türevlerinin satıldığı uçsuz bucaksız bir şarküteri görünümünde, alt katında ise yine Meşhur Macar şarapları satılıyor.... bunların en ünlüsü TOKAİ Şarabı... birçok çeşidi var ve tatlı olanları 1 den 6 ya kadar numara almakta, 6 numarası en güzel olanı.... bu numaralar üzümün fermantasyon sırasında güneşte kaldığı süreyi anlatmaktaymış. Gezilecek yerler arasında Ulusal Müze (Nemzeti Muzeum), Güzel Sanatlar Müzesi (Szepmüveszeti Muzeum-Museum of Fine Arts), Kahramanlar Meydanı (Milleniumi Emlekmü-Millenary Monument), Opera House (ki içi görülmeye değer ve bunun için bir akşamınızı herhangi bir performans için mutlaka ayırmalısınız) Keleti İstasyon Binası (Eastern R.way Station - burası Anna Karannina ve Evita filmlerinin çekildiği İstasyon!) Parlemento Binası ve St.Stephan Bazilica sayılabilir. 

Geniş Caddeleri, termal havuzları ile donanmış otelleri, hamamları, Kemal Atatürk Bulvarı, Osmanlı Türbeleri ve Mezarları, muhteşem Tuna Nehri, tarihi binaları ile günlerce gezebileceğiniz büyük bir şehir... yiyin, için, gezin... hem göz zevkinize hem damak tadınıza hitap eden herşeyi bulabilir, tarihte bir yolculuk yapabilir, sanat eserleri ile doyuma ulaşabilir, gönlünüzce eğlenebilirsiniz.  Kesinlikle tek başına bir gezi programına dahil etmeli ve bu kente hayatınız boyunca hiç değilse bir kere gitmelisiniz... tipik bir Orta Avrupa şehri ama görülmeye değer. Yazıyı uzatmak mümkün gezemediğim birçok yer olduğu gibi sizlerle paylaşamadığım bir sürü de yaşadığım şey var, görüntüleri taşımak mümkün ama sesleri taşıyamadım size, işte bunun için koca ömrünüzde ayırabileceğiniz bir beş gününüz mutlaka vardır diyorum.

Hiç yorum yok: