22 Ekim 2010 Cuma

PORTEKİZ (10-16 Ocak 2006)

Renklidir belki de Hüzün ...

Avrupa kıtasının son durağındayız... Portekiz... hani kıyıdan usulca sokulmuş da zorla kendini karaya atmış, bir garip toprak parçası burası... hayretlere düşeceğimiz bazı konularda tekel olmuş aslında... açık denizler buralardan sorulur, yüzyıllara imza atan kaşifleri beslemiş, kahvenin duayeni (eh adamlar Brezilya’yı keşfetmiş), şarap mantarlarının yapıldığı tek meşe türünü yetiştiren topraklar... yer gök okaliptüs ağaçları ile dolu, meğer bu konuda da birinci üreticiymiş... haliyle gözlerimiz koalaları arıyor ister istemez ama bulamıyoruz çünkü onlar beni (bizi) uzak kıtalarda bekliyorlar-birgün mutlaka (kendim için değil sadece sizin için)... bir garip memlekete gelmişiz; yalnız, yapayalnız bir kenarda, köşede, kendinden pek ödün vermeyen, Avrupa’nın zavallı son kıyıları... Sömürgeciliğin fakirleştiği ve bugünlere;  zenginliğini ve en önemlisi de sömürme-yok etme zihniyetini taşımamış kalender ülke... Birleşmiş Avrupa’nın üvey evladı, utanç duyulan çirkin, hergün itip kakılan en küçük kardeş.. daha ne denir bilemiyorum, söylenecek ve yazılacakları artık bir kenara itip kalanını gidip gördükten sonra kendi yorumlarını üreteceklere saklıyorum... ama biliyorum ki ben bu ülkeyi çok sevdim, hep geçmişte yaşayan ruhum tüm aradıklarını sanki burada buldu... herşey basit, dingin, doygun, sade, aşırılıklar yok... bu söylediklerim AVRUPA diye işlenen mantık çerçevesinde dile getirilmiş özellikler olup, daha mistik ya da sofistike yerler için yüzdeyüz zıt sayılabilecek unsurlar.

Başladım köy köy, sokak sokak dolaşmaya... kulağımda beni hiç terk etmeyen ve son günlerde sürekli dinlediğim Peru şarkısı (George Dalaras-el preso numero nueve) gizliden bana eşlik ediyor, ben bu iç sesimle iyice gaza gelmiş şekilde arşınlıyorum ortalığı, o eski pis binaları, sokakları, taşları, kapıları yudumlaya yudumlaya içiyor, şişiyor patlayacak gibi oluyorum... allahım mutluluk bu olsa gerek, bu nasıl memleket... eskiyi geçmişi, tarihi daha doğrusu tarihte yaşamış olmayı benim kadar seven ve isteyen biriyseniz, hemen diyorum... hemen koşun oraya... doğallık bu, sadelik bu, geçmiş işte bu. Oh be!

Lizbon - LISBOA:

Bu basit ülkenin olabilecek en gelişmiş şehri; başkenti işte... eksik birşey yok... Fazla? O ise hiç yok... ülkenin nüfusunun 10,5 milyon olduğunu (hiç artamıyor) ve bunun 650.000 nin burada yaşadığını düşünürseniz, İstanbul’un bir semti kadar işte, bu semt de bizim Beyoğlu, Taksim, Galata, Cihangir, Karaköy, Fındıklı, Eminönü çemberi diyebiliriz kısaca... gerçi banliyöleri oldukça geniş, buralarla birlikte 2,5 milyon insanı içine almış Lizbon; Portekizce’de Lisboa (burada s’ler    gibi okunuyor, sürekli sarhoş edasıyla konuşuyor gibisiniz) aman bu konu çok önemli bu millet dilleri konusunda çok hassas, İspanyolca ile karıştırılıyor olmaktan zinhar haz etmiyorlar... eh haklılar da çünkü hiç ilgisi yok... grameri Fransızca’ya daha fazla benziyor(muş)... oysa kulağınıza gelen sesler ve sesin rengine bakacak olursanız ortalıkta Rusça konuşan insanların dolandığını düşünebilirsiniz... öğrendik ki bu dil inanılmaz şekilde melez bir dil, Kaşiflerin gittikleri ülkelerden ve oralardan getirdikleri insanların herbirinden dile katılmış yüzlerce kelime var... hatta 700 yıllık Arap egemenliği nedeniyle (İber Yarımadasındaki Abbasi - Emevi egemenliğini tarih derslerinden hatırlamaya çalışalım) dilin %25’i Arapça kökenli sözcüklerle dolu... ortada beş benzemez yoğun bir kırma dil olduğu için insanlar birbirlerini hiç anlayamaz hale geldikleri bir vakit, akl’ı-selim sahipleri oturmuşlar ve bugünkü Portekizceyi oluşturmuşlar, 18.yy.da sözcükler ayıklanmış, ençok kullanılanlar seçilmiş ve sonuç itibariyle tek bir dil boyutuna indirgenmiş... geçmeden edemeyeceğim, bu Araplar acayip bir millet, bugünkü sosyal hallerine  acıyarak bakmaktan başka çaremiz yok diye düşünmek zorunda kalıyorum, çünkü Avrupa kıtasına güney kıyılarından giriş yapıp, büyük zaferler kazanarak hızla ilerleyip, akıllıca yönetilmiş politika ve stratejilerinin ulaştığı başarılara bakınca insan hayrete düşüyor (Karmatiler bunlar mı acaba?)... 700 yıl dile kolay, ne izler bırakmışlar görünce anlaşılıyor, gerek Portekiz gerekse de İspanya’da tanık olduğum şekliyle ciddi bir Araplaşma özellikle, müzik ve mimaride son derece açık, yadsınamaz kanıtlarla dolu.

Dil kısmını bir kenara atalım ve şehirden söz etmeye başlayalım... Lizbon Tagus Nehri (Rio Tajo) tarafından ikiye bölünmüş haliyle İstanbul’u anımsatıyor bize.... Tagus Nehri, İspanya topraklarında doğan ve Toledo’nun etrafında dolanarak burayı bir ada-şehre dönüştüren nehir olup Lizbon’dan Atlas (Atlantik) Okyanusuna dökülüyor... ama bu dökülüş bir nehrin üç-beş delta oluşturarak denizle buluştuğu  gibi değil, öylesine geniş ki, deniz gibi, gemilerin rahatlıkla girebildiği üzerinden köprülerin geçtiği bir boğaz gibi (ya da haliç gibi)... bu doğal koşulların Lizbon’a kattığı güzellikten söz etmeye gerek yok, gece ise bambaşka, manzara enfes... ben yine inanılmaz bir şans yakaladım ve 15 Ocak gecesi dolunayın aksini suların üstünde, 25 Nisan Köprüsü’nün (Salazar Köprüsü) muhteşem manzarası eşliğinde izleyerek son akşam yemeğini Docas’larda (eski doklar-liman depoları) yemeği başardım... 25 Nisan tarihi bu ülkenin özgürlüğe son adımını attığı çok önemli bir tarih... ünlü Karanfil Devrimi işte bu tarihte karşı kıyıda şimdi St.Cristo heykelinin (Crist Rei- aslı Breziya’da Rio Jenerio’da olan İsa heykeli!)  dikili olduğu alanda yapılmış ve hem bu meydana hem de köprüye adını vermiş... Salazar’ın yıllara yayılan diktatörlüğüne halkın, bu meydanda toplanarak ve kendilerine karşı koymak üzere silahlarını çeviren diktatörün askerlerinin süngülerine karanfil takarak karşılık vermek suretiyle devrimi başlattığı ünlü meydan ve tarih- 25 nisan 1974 (ben bu olayı anımsıyorum aslında, tanık olduğum bir vak’a sanki... eskimişiz biz de yaşamda... ne söz!)... Salazar kim mi? Fado, Futbol, Fiesta sözleri ile halkı yıllarca uyutan ve bu üçlemesi ile tarihe geçmiş ünlü diktatör, biraz tanıdık biri... şimdi böyle çiçekli olarak hatırlanıyor ama çokca kan döküldüğü de aşikar.

İlk gün güneşli havayı da fırsat bilerek ve panaromik şehir turumuzun da ilk durağı olması bakımından nehrin kenarlarında dolaşdık... Belem Kulesi (Torre de Belem), St.Jeronimos Manastırı (Mosteiro dos Jeronimos), Kaşifler Anıtı (Padrao dos Descobrimentos) ilk gezdiğimiz yerler... Belem kulesi çok ilginç bir yer, 16.yy da I.Manuel tarafından nehrin ortasına yaptırılmış bir gözlem yeri (bizim Kız kulesi gibi) ancak 1579 yılındaki büyük deprem kuleyi kıyıya atmış, inanılır gibi değil... hemen ilerisindeki kaşifler heykelini ve Atlantik’i ilk geçen uçağı da (planör) ziyaret ettikten sonra doğruca Manastıra gidiyoruz... ben artık gezilerimde Katedral, Manastır, Kale, Kule gezmeyi her ne kadar sevmesem de bu Manastırı görmek gerek diyorum... Manastır akıllara sığmayacak bir büyüklükte, tavanlar çok yüksek, içerisi ise çok geniş... bu kadar yüksek ve geniş iç alana sahip bir binayı, incecik sutunlar ayakta tuttuğu için bir mimarlık harikası sayılıyor, taş işlemeciliğinin doruk noktasına ulaştığı ve efsanevi tapınak şovalyelerinin öncelikli uğrak yeri sayılan Manastır’da aklınıza gelebilecek her türlü obje taşlara işlenmiş durumda... kaşiflerin, gittikleri uzak diyarlarda gördükleri, beraberlerinde getirdikleri her türlü, motif, çiçek, hayvan, insan,  taşlarda işlenerek binayı süslemiş ve takdir edilesi bir şahaser yaratmış. Hayranlıkla gezip dilek mumumuzu da diktikten sonra manastırdan ayrılıyoruz, bu arada hemen deniz kenarına devasa bir kültür merkezi inşa edilmiş, son derece modern bir bina olan bu yerde her türlü, konferans, konser ve gösteri programları yapılıyor... burada da yine Araplıktan feyz aldığına öylesine emin olabiliyorsunuz ki, Mardin’i gezenler varsa bilirler, taşlara ruh katma olayı burada da kendini hissettirdi, ben taşlara Mardin’den bir iki şey fısıldamak istedim, yanıt vermeye çalıştıklarını duyumsadım sanki... bilmem yanıldım mı? İkinci kez gidersem tekrar soracağım... umarım, belki !

Lizbon bir deprem (1579) bir de büyük yangın atlatmış (1755) bir şehir... işte bu afetlerden en az darbeyi alarak günümüze ulaşmayı başarmış en eski bölge; Alfama’ya geçiyoruz... ayakta kalmış çünkü tamamen kayalıklara oyulmuş bir kısım burası... şimdilerde yoğun bir restorasyon çalışması var, Avrupa Birliğinin de katkılarına rağmen para yetişmiyor, olağanüstü bir harcama ve çaba hakim... burada oturanlar ya da mal sahipleri çıkartılmış ve başka yerlere yerleştirilmişler... ilk giriş yaptığımız nokta zamanında musevilerin yaşadığı kısım... eski zamanlarda musevileri böyle ilk girişlere yerleştirirlermiş ki; denizden ya da dışarıdan bir saldırı olduğunda ilk onlar yok olsun diye... acımasızlık işte, insanların vicdan, acıma gibi duygulardan yoksun olduğu, yaşama ise saygısının hiç olmadığı çok uzak olmayan geçmiş... şimdi uygarlaşmak için yasalar çıkartıp onlarla boğuşmaya devam ettiğimize göre aslında değişen birşey de yok... neyse konumuza dönelim, Tarlabaşının (biraz da yeni olduğu halde eskisi gibi devam eden) eski halini anımsatan bu tarihi kentten daracık, kıvrımlı sokaklardan dolaşarak ilerliyoruz... bu darlıkta aralara serpilmiş olan Portakal ağaçları, üzerlerindeki tupturuncu portakalları ile mükemmel bir görüntü oluşturuyor, resmen ağzımızın suyu akıyor...  Yollar bizi modern, geniş Av. de Libardade’e çıkartıyor, oradan otobüsle yolumuza devam ediyoruz... iki taraflı geniş kaldırımlarıyla bulvar görünümlü bu Cadde, Marques  de Pombal Meydanı’na kadar uzanıyor... Bu meydanında  devamında Edward VII Parkı (Parque de Eduardo VII)  ile iyice tepelere çıkıyor ve Lizbon’un kesintisiz, engelsiz panaromik görüntüsünü alabiliyoruz... benim duvarın üzerine oturup da etrafı izlemeye kendimi verdiğim saatler güneşin battığı, ışıkların teker teker yanmaya başlaydığı anlardı ve manzara muhteşemdi.

Başkente ayırdığımız diğer yarım günlük süre içerisinde ise eski mahalleleri Bairro Alto  ve Baixa  civarını dolaşdık, buraları bir arkadaşım bana tanımladığı üzere biraz daha büyük Beyoğlu şeklinde... özellikle Baixa bölgesinde Rua Augusta Caddesinde ülke mutfağına özgü her türlü yemekleri tadabileceğiniz enfes restorant ve cafe’lerle dolu... ben bir balık delisi olduğum için başka şey yeme şansım olmadı ama grubumuzda yemek konusunda oldukça başarılı arkadaşlar vardı, onlardan duyduklarıma göre etleri ve patates katkılı yemekleri de pek güzelmiş, bence balık (Sardalye, Kılıç ve codefish), karides, ahtopot vs her türlü deniz böceklerinden yapılmış ve türlü türlü soslarla tadlandırılmış yemekler pek lezzetli ve güzeldi, yanında ise mutlaka Şarap... seven de sevmeyen de mutlaka Şarap içmeli... küçük Portekiz hatırı sayılır bir Şarap ülkesi, sabredin Porto Şaraplarına bu paragraflarda girmeyeceğim, konumuz Porto başlığında detaylandırılacaktır (okurken aklınızdan hemen geçmeye başladığına eminim). Yine Baixa bölgesinde gezinirken ünlü asansöre (Elevador de Santa Justa)  binmenizi ve tepesindeki Cafe’ye uğramınızı salık verebilirim... Bölgeyi Av.Liberdade ile bağlayan Rossio Meydanı’ndan kalkan nostaljik tramvay ile Bairo Alto bölgesine kestirmeden ulaşabiliyorsunuz, bu bölge ise yine Lizbon’un en eski kısmı olup birçok geleneksel nesnelerin satıldığı minik mağazalarla, antikacılarla dolu (bizim Cukurcuma misali)... dış yüzleri bu ülkenin tamamına hakim olmuş geleneksel seramik işlemelerle kaplı binaların arasından büyük bir keyifle yürüyüşünüze devam edebilirsiniz... her yorulduğunuzda ise ülkenin birinci harikası Pingo (kahve) içmek üzere mola vermek şartıyla... bence dünyanın en güzel kahvesi ve sadece 70 cent... gerçekten sudan ucuz...

Lizbon’da modern birşeyler de var elbette... Nehrin kenarındaki eski Doklar (Docas) özel kişilere devredilmiş ve bugün özellikle de haftasonları çokça rağbet gören restorant, bar ve gece klupleri ile donatılmış hoş yerler... yine büyük alışveriş merkezleri, bizim milletimizin nefsini törpüleyecek boyutta, Colombo, Vasco da Gama, Amoreiras gibi büyük-kapalı alışveriş noktaları görülebilir. Ben zaman bulup da gidemedim ama Botanik Bahçesi ya da şehre yayılmış muhtelif bahçeler (Jardim de.xxx’ler) görülmeye değer, belki ilkbahar ya da yazın gelmek kısmet olursa daha etkili olacağına inandığımdan bu gezide görmeyip olayı erteledim... kimbilir? belki!

Sintra :

Küçük ama çok eski bir yerleşim olan ve tarihi miras konumu ile koruma altına alınmış bu butik kasaba, Lizbon’dan trenle yarım saat uzaklıkta bulunan, dağların arasına kurulmuş, yamaçlara serpilmiş ortaçağ saray, kilise, malikaneleri ile son derece sevimli biryer... tipik Akdeniz mimarisi ve yerleşim özellikleri burada da hakim. Sevimli istasyondan yürüyerek kasabanın meydanına ulaşıyoruz, hemen solumuzda 13.yy.da inşa edilmiş her elli yılda bir yenibir bölüm eklenmiş Ulusal Saray Binası (National Palace). Henüz acıkmadığımız için hemen saraya giriyoruz... ben yine büyüleniyorum... rönasans öncesi inşa edilmiş ve rönesans akımlarının abartılarından çok uzakta bir mimari yapı olduğundan bayılıyorum... içerisi tam ortaçağ stili, bina tamamen taş, tavanlar tahta  işlemelerle kaplı, duvarlar ise harika seramiklerle süslenmiş... her yüzyılda bir, zamanın kralları tarafından eklenenen bölümlerini gezdikçe hayran kalıyoruz, dışarı çıkmak istemiyoruz ...  iki saat sonra açlık bizi sarayın merdivenlerinin ulaştığı meydana sürüklüyor, son derece sevimli ve küçük bir restoran olan Adega das Caves’e giriyoruz (kesinlikle öneriyorum)...  Sardalye ve ahtapot yiyoruz, beyaz şarap eşliğinde karnımızı iyice doyurduktan sonra kasabanın dar sokaklarında özgürce dolaşıyoruz... yabancı memleketlerde klişelerden kurtulup da kenarda köşede kalmış yerlere gidince, amaçsızca ortalıklarda dolaşmak, ayak sürümek kadar insana keyif veren başka birşey yoktur... ben bayılıyorum bu duyguya... arınmış ve bu yüzden aptallaşmış bir kafa ile sağa sola tırsan kirli, bıçkın bir erkek bir kedi gibi amaçsızca dolaşmak, yok böyle tatlı birşey.

Porto:

İşte o an geldi... neresiymiş bu Porto, göreceğiz bakalım... Portekiz’e ayak bastığımızın ikinci günü tur bizi Porto’ya sürükledi... biz kuzenimle prensip olarak toplu olarak gezmeyi değil, kendi kendimize gidip keşfetmeyi tercih ederiz ama olay bedava olunca gitmekte bir sakınca görmedik, sirke-bal meselesi... bu bir öngezi olur bir kere daha gideriz dedik ve dediğimizi de yaptık... Portekiz’in ikinci büyük şehri olan Porto, Lizbon’a 350km uzaklıkta ve kuzeyinde... ülkenin  iki büyük nehrinden diğeri olan Rio Douro da bu şehri ikiye bölüyor... Portus ve Nova Gaia bölgeleri... ülkenin adı da buradan geliyor... portus; liman, gaia (gale, alcala, alcazar); kale demek... iki yaka birbirine beş ayrı köprü ile bağlanıyor, bu köprülerden ikisi Eyfel Kulesi stilinde yapılmış çelik konstrüksiyon olup renkli şehre çok yakışmış... şehre sanayileşmenin de son yıllarda iyice patladığı güney tarafından giriyoruz, modern bölgelerden ilerleyip Arabiada Köprüsünden geçerek Aveneu Boavista’ ya ulaşıyoruz, Bağdat Caddesi uzunluğundaki geniş cadde sağlı sollu zengin ev ve malikanelerle dolu, konsolosluklar da burada... genelde 18-19.yy.da, sömürgelerde zengin olmuş ve ülkeye geri dönmüş aileler yapmış bu evleri ve artık torunları buralarda yaşıyor, evler de filmlerde gördüğümüz türden bir mimariye sahip, güneşin kavurduğu çiftliklerdeki Güney Amerika malikanelerini hatırlatıyor, bu uzun ve geniş cadde bizi Atlas Okyanusu’nun dibine, bir geminin burun tarafı gibi denize uzanan Castello de Querro’ya getiriyor... burada bir süre denizi seyredip uzaklara doğru bakış attıktan sonra otobüsümüze biniyor ve bu sefer okyanusu sağ kolumuza alıp kıyıdan kıvrıla kıvrıla tekrar nehir tarafına dönüyor, şehrin eski bölgesindeki dar sokaklardan Liberdat Meydanı’na ulaşıyoruz... işte merkez burası, Taksim gibi orta nokta... buradan bir yol Riveria’ya yani nehir kıyısına iniyor... işte burada renkler iyice yoğunlaşıyor... renkli şehir... renkli... evet rengarenk... iki pencerenin zor sığdığı daracık cepheleri olan birbirine bitişik 3-4 katlı rengarenk apartmanımsı yapılar... renklilik de badana boya ile değil, yine herbiri ayrı güzellikteki seramiklerle kaplanmış dış cepheler sayesinde... niye mi renkliler? Bu sorunun yanıtında acı, özlem ve sevgi yatıyor... bu memleketin insanları denizlere çok evlat, eş, kardeş göndermiş... bunlar öyle 2-3 günlük göndermeler değil, ya balıkçılık için kıyıdan en az 100km uzaklaşmak ve Okyanus’un azgınlıklarında avlanmak üzere oluyor ya da keşifler için onlarca yıl sürecek yolculuklara oluyor... balıkçılar haftalar sonra ama az firelerle geri dönüyorlar ama keşfe gidenlerden dönenler o kadar az ki; işte karada kalanlar, belki birgün dönerlerse, denizden yaklaşırken kendi evlerini rahatlıkla görebilsinler, seçebilsinler diye böyle renklendirmişler dışlarını... renkli hüzün... hey insanlık! neler çektin merakların ötürü...

Eski Porto’nun olduğu tarafta şehri gezmeye devam ediyoruz, yüzey düz değil, nehrin yönünü çizen vadinin oluşturduğu eğimlere ve dikliklere sahip bir coğrafya, inişler yokuşlar çok bol... yürümek, tırmanmak hayli enerji istiyor ve öyle şuursuzca yürüyemiyoruz... ama bu vadi ve nehir daha doğrusu nehrin sağladığı nemin, yine bu vadiden içerilere kadar sokulan okyanus rüzgarlarının sayesinde dekarlarca alana yayılmış üzüm bağları var... Porto’yu ve şaraplarını tarihe kazıyan üzümlerin bağları... şehrin yüksek noktalarından karşıya doğru baktığımızda biraz sonra köprüyü geçerek ulaşacağımız şarap mahzenlerinin ve şarap işletmelerinin büyük tabelalarını görüyoruz... karşı taraf tamamen şarapçılığa adanmış, buralarda sofralık şaraplar onlarca çeşidi ile  üretildiği gibi ünlü Porto şaraplarının da tam merkezi... olayın detayına fazla girmeyi tercih etmiyorum, bu bir gezi yazısı, önolojik bir makale değil... kısaca yazıyorum şöyle ki; Porto şarabı haddinden fazla olgunlaşmış üzümlerin Eylül sonlarında hasat edilmesinden sonra işlenen, en küçüğü 500 litrelik meşe fıçılarda yıllandırılan en yenisi 10 yıllık olan alkol oranı yüksek tatlı mı tatlı bir şarap... beyazı, pembesi ve kırmızısı var... yıllanma şekli ve süresine göre de Vintage, LBV (late bottled vintage), Tawny  gibi isimler alıyorlar, yasalara göre 36 çeşit üzümün karıştırılarak işlenmesi mümkün, idealde ise 6 çeşit üzümü karıştırmak (six grapes) tercih ediliyor... sıcak bir memleket için tatlı olduğundan dolayı yerlileri tarafından pek sevilen bir ürün değil, zaten ünlü işletmeler de aslında İngiliz ailelere ait (Grahams, Taylors gibi). Yemekler için değil daha çok yemek sonrası ya da öncesi aperatif olarak içilebilir... 40 yıllık Porto’ların içimi ise ciddi bir ritüel, işte servet değerindeki şaraplar bunlar oluyor, insanların doğum tarihlerine ait Porto’lar mükemmel bir hediye olabiliyor (biraz daha beklerseniz benim için servet ödemek zorunda kalabilirsiniz).. şimdi de işin sırrını açıklıyoruz: Bu aslında yüzdeyüz şarap değil, rivayete göre yıllar önce; mevsim çok kötü oldugu için şarapları, bozulmasın diye içine Brandy katarak saklamayı düşünmüşler ve Porto Şarabı diye ün salmış olan içki ortaya çıkmış... bugün de üzümün fermantasyonu sırasında şıraya brandy ekleniyor ve bu karışımla işlemler devam ettiriliyor... tadınca neye benziyor derseniz, bence brandy... şarapla hiç ilgisi yok. Bu arada şarap üretiminde %10 oranında geleneksel yöntemler kullanılıyor geri kalanı ise modern yöntemlerle ve ticari kaygılarla üretilmeye devam ediyor...

Şaraptan şehire dönelim... Liberdat meydanından dik bir yokuşla Riveria’ya iniyoruz... burada nehrin kenarına konuşlanmış küçük küçük onlarca restorant mevcut, hangisini seçeceğinize zorlukla karar verebildiğiniz onlarca çeşit deniz ürünü yemekle yüzyüzesiniz... buyrun afiyetle yiyin zira arkasından karşı kıyıdaki şaraphane ve mahzenleri gezmek var... bu imalathaneler genelde İngilizler tarafından kurulmuş hatta Portekizliler şarap üretim işini İngilizlerin egemenliğinden kurtarınca çok paralar kazanmışlar ve Porto birden zenginleşivermiş, sonra bu zenginlikler elden çıkmış, dünyada ciddi anlamda fakirleşen eski sömürgeci ülkelerden biri Portekiz! Biri değil, tek olanı... Avrupa Birliğine rağmen ciddi anlamda bir refahlaşma süreci henüz yaşanmış değil.

İkinci Porto ziyaretimizde (ki bu kuzenimle kendi yöntemlerimizle ve trenle gerçekleştirdiğimiz bir ziyaret)... trenle gelirken şehre geçen seferin tam tersi yönden giriş yapıyoruz, bu kez okyanus sahilleri solumuzda kalacak şekilde yol alıyoruz... sahille tren yolu arasındaki geniş kısımda muhteşem yazlıklar var, bu ülkede gördüğüm tek zenginlik ve lüks buralara aitti, gerçekten şaşırdım... istasyona vardığımızda bir taksiyle merkeze (liberdat meydanı) geliyoruz... şehrin içinde daha fazla zaman harcıyoruz, özellikle ana arter olan Santa Caterina Caddesi’ni iki üç kere turluyor, ara sokaklara giriyoruz... yine tüm binalar seramiklerle kaplı cepheleri ile bizi büyülüyor, hele ferforje balkonlar ve pencere kafesleri evleri siyah bir dantel örtü gibi süslüyor, çok eskiler ama çok zarifler... yaşlı bir balerin gibi herbiri... buranın en meşhur yeri olan Majestik Cafe’de öğlen yemeğimizi yiyoruz... elişi keten örtü ve peçetelerin eşliğinde ama bu kez ve ilk kez balık değil et yemek suretiyle keyifle şarap (normal) içiyoruz... ikinci denememizde hava daha puslu (ki Porto’da genellikle hava böyle olurmuş) olduğundan ve Majestikten de ayrılmak işimize gelmediğinden kısa bir ara vermek üzere tekrar sokaklara kendimizi atıyor, sağa sola serseri gibi takıldıktan sonra hemen geri dönüyoruz ve 6 günlük Portekiz gezimizde içmekten bıkmadığımız nefis kahvelerimize yumuluyoruz... amacımız saat 19.15 de kalkan trenimize kadar akşamın ilk dakikalarını sahilde geçirmek ve ilk gelişimizde tanık olamadığımız gece manzarasını görmek... Majestik’ten çıkıp yürüyerek sahile iniyoruz, orada bir kafe buluyor, dışarıya yerleşiyoruz... kovulmamak için birer bira aldıktan sonra karanlığın inişini, ışıkların tek tek yanışını, karşı sahildeki yapıların, köprülerin ışıklanarak gece içinde belirginleşmesini an be an izledikten sonra, soğuk bizi ısırıp etlerimizi koparmaya başlamadan da az önce kalkıyoruz...  aniden başlayan yağmura aldırmadan, biraz yürüyerek (yokuş tırmanarak) birazında ise güçlükle bulduğumuz bir taksiye atlayarak istasyona geliyoruz... istasyonda banklara kuruluyoruz, biz saçak altındayız ama açık alanda yağmur heryeri dövüyor, donuyoruz ama inatla istasyonun bekleme salonuna geçmiyoruz... işte biz bu halde Porto’ya elveda diyoruz... elveda... bir daha görüşmek üzere güzel şehir, hoşçakal...

Gördüklerimi yazmayı, anlatmayı ve hatta çizmeyi iyi becerebilirim ama sanırım bunu ilk kez  Porto için başaramıyorum... görmek lazım... gitmek lazım... sonra da susmak lazım... benden bu kadar.

Obedos:

Portekiz’e gelmeden önce tatilimle ilgili rotamı paylaştığım arkadaşlarımdan aldığım öğüt “mutlaka yakın civarlardaki kasabaları gezmelisin” şeklindeydi... ve dördüncü günü bitirdiğimiz halde hala adı sıkça telaffuz edilen Obedos’a zaman ayıramamış olmanın sıkıntısı hafiften yüreğimi daraltmaya başlamıştı... daha sırada Estoril, Cascais vardı ki biz daha ilk sıradakini bile halledememiştik...

Sağda solda referans aldığımız insanlar bize otobüsle 1,5 saatlik bir yer olduğunu söylemiş olduğundan ve Turizm İnformasyon ofisinden de terminal ve saatler konusunda bilgiyi aldıktan sonra rahat bir şekilde son günümüzü buraya ayırmaya karar verdik (o günün Cumartesi olduğunu hiç hesaba katmamışız)... sabah terminale gittik ve Cumartesi olması sebebiyle otobüslerin olmadığını ancak trenle gidebileceğimizi söylediler... istasyon ise tam zıt yönde şehrin öbür ucundaydı... işin kötü yanı sahip olduğumuz bu hatalı bilgiyi başkaları ile de paylaşmıştık ve onlar da bizim gibi yanlış yoldaydı... neyse bir dolu zaman kaybederek istasyona ulaştığımızda aktarmalı olarak 2,5 saatte Obedos’a ulaşabileceğimizi öğrenip peşimizden sürüklediğimiz dostlarla da tesadüfen buluşarak biletlerimizi aldık... önce 45 dakika seyahatle Melecas’a gidecek oradan diğer trene binip 1 saat 45 dakika yolculuk yaparak Obedos’a ulaşacaktık... bu arada daha ilk anda 2 saati de kaybetmiştik; güne 2-0 yenik başlamıştık... hepimiz “değer mi acaba” diye bir fikir esir almıştı... hani birisi çıkıp da “boşverin yaaaaa, son günü Lizbon’da yiyip içip alışveriş merkezlerini turlayarak geçirelim” dese hemen kabul görürdü... ama kimse cesaret edemedi!

Melecas’a geldik ve artık şans bizden yanaydı, aktarma için 1 saat beklemeyecek 15 dakika sonra diğer trene geçebilecektik... tren tam saatinde geldi... önce gözlerimize inanamadık, toplam üç vagondan oluşuyordu ve içinde 3-5 kişi vardı, kondüktöre üç kere sorup teyit aldık... biz nereye gidiyorduk böyle, hala dönmek için şansımız vardı, son günü boşuna mı harcıyorduk... bir yandan da elimizdeki tarifeye bakıyor; 5 dakikada bir durulan 25 istasyon geçerek Obedos’a ulaşıldığı gerçeğine direniyorduk... sanki tarihte yolculuk yaşamış da 19.yy da vahşi batının tam ortasına düşmüştük; köyler, tarlalar, bahçeler, eski püskü evler eşliğinde tepeler, vadiler arasında adım adım ilerliyorduk... kafada kırk örümcek, yol boyunca dışa vurduğumuz acayip fantazilerimiz ve parmakla tek tek saydığımız istasyonlardan sonra tren Obedos’ta durdu... hiç kimsenin olmadığı terk edilmiş, şirin mi şirin küçücük bir istasyon... indik, ortada kimseler yok... meğer kasaba tepedeymiş, tren saatleri de biliniyor ya birden yanımızda bir taksi bitiverdi, köy ya burası, biz de Türk’üz ve İstanbul’luyuz ya -  beş kişi bir arabaya binmeye şoförü razı ettik ve yukarı çıktık... artık bekleyecek tek saniyemiz yoktu, bunca zahmete değer birşey bulmayı o kadar arzuluyorduk ki, sabrımız çatlamıştı, bölünüp de tek tek yukarı çıkamazdık... bu arada 6 günlük gezimizin en güzel havası bugüne rastlamıştı, pırıl pırıl güneş bembeyaz kümülüsler, tabloyu tamamlamak için yarış halindeydiler... sonunda EMEK ödüllendiriliyordu, her zaman olmaz ama bu sefer inat ve yılmayışımızın takdirini almıştık galiba...

İşte köy karşımızdaydı... tamamen surlarla çevrilmiş, tepede kalesiyle masalsı bir yerleşim... şehre girişi heybetli hale getiren enfes seramiklerle kaplı kemerli kapı (town gate)...parke taşlı yollar, ilerlerken iki yanınızda gördüğünüz sağlı sollu bitişik nizam evler, dış cephelerini süsleyen saksılar içindeki çiçekler, ara sokaklar, mozaik merdivenler... kısacası dünya mirası olmayı hak eden şahane bir kaleköydeyiz... yavaş yavaş gevşedik, yanlış birşey yapmamışız diye kafamızdan düşünceler özgürce uçuşmaya başladı... artık heryeri turlamalıydık... henüz kalabalık saatlerde değildik, bir iki butik otelin kapısından girip içerileri kolaçan ettikten, her kapısı açık dükkandan içeri dalıp herşeyi didik didik inceledikten sonra Kilise’lerin olduğu meydana ulaştık... yanyana konuşlanmış kiliseleri (Almshouse church ve Saint Mary’s church) gezerken seramik sanatının bu yapılarda doruğa ulaşmış olması hepimizi bir kere daha büyülüyordu... hediyelik eşya satan dükkanlarda bunların güzel örneklerini gördüğümüzde anladık ki; bu anları yanımızda götürebilmeli, bu anıları zihnimizde tazeleyecek objeler için  biraz para harcamalıydık... ama önce Kaleye çıkmak ve o yükseklikten manzarayı içimize çekmek lazımdı... tam bu noktada son derece şık bir restorantın olduğunu da hemen belirteyim... biz buralarda turlarken köy kalabalıkaşmaya başladı... kaleden gördüğümüz uzaklardaki müstakil evlerden kurulu yerleşimlerin sahipleri yavaş yavaş buraya akmaya başlamıştı... aslını sorarsanız bizim Batı Karadeniz köy ve kasabalarını anımsatan bir yerdeydik, o uzaklarda görüp akşam saatlerinde buraya akın eden kalabalığın geldiği kısımlar ise son yıllarda bizde de moda olan haftasonu kaçmak için yapılmış villa-site gibi yerlerdi... bir üst caddeye geçtik, burası daha da hoşumuza gitti, keyiften dört köşe olmuş bir şekilde dolaşmaya devam ediyorduk, nedense ayrılmak hiç içimizden gelmiyordu, anlamını bilemediğimiz bir huzur içindeydik, sürekli ne kadar güzel bir yer diye tekrarlayıp duruyorduk, ikide bir durup kahve molası vermek istiyor, sonra dükkanlara dalmak, şarap ve likörleri tatmak, çikolataları mideye indirmek gibi dertler peşinde yuvarlanıyorduk... seramikleri ve elleri çamur içinde bir köşede bu işin nasıl yapıldığını sahneleyen dükkan sahibi sanatçıyı izliyor ya da resimlerini çekiyorduk... bu arada hemen belirteyim bu kasabanın Ginja’sı yani “kiraz likörü” çok çok meşhur... tadı ise tek kelimeyle enfes... ben birkaç yerde denemek amacıyla epeycesini mideme indirdim... hele bunun çikolatalıları var ki, akıllara muhafaza... böyle bir güzellik olmaz...

(Obedos küçücük bir yerleşim olmasına rağmen tarihi çok eskilere dayandığından 13.yy.dan günümüze gelmeyi başarmış birçok yapıyı barındırıyor... bunların çoğu şimdi müze olarak açık ve rahatlıkla gezilebiliyor... tek tek gezmek gerektiğinden burada geçirilecek 5-6 saat pek yeterli değil... aslını isterseniz burada konaklamak gerekiyor, aksi halde satıhta kalıyorsunuz... Saint John Baptist church, Saint Peter’s church, Saint Martin’s Chapel gibi 13.yy da inşa edilmiş yapılar mutlaka ve ayrıntılı olarak gezilmeli... yine Kale’ye en üst noktasına kadar çıkılmalı... surların dışında, uzunluğu 3km olan ve Avusturya Kraliçesi Katherina tarafından sipariş edildiği üzere 16.yy da yapılan su kemeri (Aquadect) bulunuyor, kemerin üzerinden de fırsat yaratıp yürümeli... minik bir alanda günlere yayılabilecek bir program var...)

Sonunda akşam inmeye, sokaklarda ışıklar yanmış gün ışığında kör noktada kalıp hiç dikkatimizi çekmemiş birçok yer parıldamaya başlamıştı... trenimize 1 saat kalmıştı ki bizi istasyona götürecek taksiyle anlaştıktan sonra son kez çay, kahve içmek üzere çıkıştaki kafede mola verdik, bu arada uzaklardan tepelerin ardından ay doğmuş ve son derece romantik bir manzara oluşturmuştu, o romantik manzara yarım saat sonra korku filmine benzeyecekti... mola sırasında dalgın dalgın kasabaya veda ettikten sonra istasyona indik... hava tamamen kararmıştı, istasyonda yine bir allahın kulu yoktu ve biz 18:34 de geleceği söylenen treni beklemeye  başladık... havada inanılmaz bir nem, nemin yarattığı delici soğuk, istasyonun arka tarafındaki dik yamaç, karanlık gölgeli ağaçlar ve tepedeki dev bir topa benzeyen dolunay... tam bir korku filmi seti... yukarıda iyice hareketlenmiş kasaba ve kıyamet kopuyor, biz aşağıda köy trenini bekliyoruz... bir yandan da yine onlarca fantazi üretiyor bu arada köye nasıl da bayıldığımızı birbirimize anlatıyor ve kikirdiyoruz... çünkü bir sussak hepimiz boyut değiştireceğiz ya da öyle sanıyoruz... ben içimden trenin gelmeyeceğini söylüyor ve hatta o gece burada kalacağımız falan düşlüyorum... rayları dinliyoruz; tık yok... yok yok yok... ama saat tam 18:34 tren önümüzde bitiyor, hepimiz hayretler içerisindeyiz, trene atlıyoruz... yine 25 küçük istasyon, yine Melecas ve yine aktarma... tam 2,5 saat sonra açlıktan bitap bir şekilde Lizbon’dayız... herşey bu kadar.. sabah bir rüyaya yattık ve o rüyadan Sete Rios’da uyandık... keyifle geçirilen zaman niye bu kadar acımasız olup elimizden hemen kaçıveriyor ve bizi terk edip gidiyor... ruhlarımız mı tahammül edilmez varlıklar yoksa bedenimiz mi... hep istediğimiz yerlerde ve anlarda olmayı niye başaramıyoruz... azıcık tatmaktan, tadarken de zevkten bayılmaktan ziyade döndük ki; ruhumuz tok ama karnımız aç... hedef Docas’larda gece yemeği... Obedos mu, o hayallerimizdeki yeni süslerden biri artık... hep bir kez daha orada olmayı dileyeceğimiz muhteşem yer, dünya çok büyük insan ömrü ise dünyayı sığdıramayacak kadar kısa... dostlar ise ölümsüz...


YOLLAR:

Porto’ya biri otobüs diğeri de trenle olmak üzere iki  yolculuk yapınca (gidiş-dönüş yaklaşık 700 km) ve yine toplamda 26 saatimin tren, metro ve otobüslerde geçtiğini düşünecek olursak yollar ve çevresi hakkında üç beş şey söylemek gereğini duyuyorum... öncelikle burası bir tarım ülkesi, sanayileşme daha çok yeni bir olgu... şehrin dışına çıktığınız an bizim köylerimize benzeyen yerleşimlerle yüzyüzesiniz... hatta buralara gelmeden önce varoşlar, gecekondulara benzeyen yapılara da bir hayli rastlanıyor... sanayileşme için yeşil alanların talanı, yine tarım arazisi açmak için Orman yakma gibi faaliyetler burada da mevcut, 2004’deki büyük orman yangınları hep bu yüzden çıkmış, resmen insanlar yakmış ağaçları ve yayılınca da ulusal felaket meydana gelmiş... beni en çok etkileyen şey her tarlanın kenarında, her köy evinin minik bahçesinde yetiştirilen lahanalar, karalahanalar... bir karadenizli olarak bu kadar çok karalahanayı Trabzon’da bile görmedim diyebilirim, bir de karnımızı doyurduğumuz restoranlarda ekmek sepetinde mısır ekmeklerini görünce çözemediğim bir akrabalık ilişkisi kurdum buranın insanları ile... hatta bize mısır ekmeğini açıklamaya çalışan rehberimize Türkiye’nin kuzeydoğusu kökenli olduğumuzu ve mısır ekmeği ile yoğrulduğumuzu söyleyince çok şaşırdı... Lahana ve mısır ekmeği! Ah bir de sokaklardaki kestane satıcılarını unutmadan belirteyim, her on adımda rastladığınız yaşlı bir satıcı mis kokular saçarak özel el arabasında ve közde pişiriyor kestanelerini (kastanya)... ılıman Ocak ayında yeşermiş çayırlar, çiçeklenmiş ağaçlar, papatyalar erken gelmiş ya da bizim için erken yaşanmış bir ilkbahar havasını gözler önüne seriyor.

Hiç yorum yok: