Konuşur, fısıldar, şarkı söyler Rüzgar....
Yaz’ın geç kaldığı bir yıla rastladık... 2005’de... havalar serin, poyraz yakamızı bırakmıyor... resmi tatiller de uygun düşmedi, bir tek 19 Mayıs kapıyı araladı ki; toplam 4 gün ! “Durulur mu?” ... “ADA’lar sevdamın yolunu tutmam için başka zaman olabilir mi” dedim ve havanın tüm olumsuzluğuna rağmen Gökçeada rezervasyonumu yaptırdım... çok emek isteyen bir yol bu yol, ama denizin ötesine geçtiniz mi herşey orada sıfırlanıyor, 4 günlük yeni ama geçici yaşamınıza ilk andan mutlulukla başlayabiliyorsunuz.
Tenha yerleri, sade ortamları, insanları, toprağı, çiçeği, böceği, doğanın kokusunu sevenlerin, rüzgarın müziğine kulak vermeyi tercih edenlerin büyük keyif alacağı bir yerdeyiz... İstanbul’dan gece yarısı yola çıkmamıza rağmen Ada’ya ulaşmamız öğlen 13.00 sularında olabildi, kuş uçuşu yakın olduğunu düşündüğünüz bir yere 12 saatte varmak biraz can sıkıcı olsa da sonuçta yaşananlar bu zorluğa katlanmaya değer, zira zorlukla elde edilen şeyler, tadında daha güçlü, izi ise çok derin... yıllardır mahrumiyetten kurtulamamış, kurtulması için de çaba harcanmamış muhteşem Gökçeada’da belki de bu durumun devamı gerekiyor diye düşünüyoruz bir an... Biz ülkemizi biraz hor kullanıyoruz, elden giden bazı yerler için “hiç elimiz değmeyip rahat bıraksak daha iyiydi” diye düşündüğümüz zamanlar çok olmuştur, işte hayallerimize iteklediğimiz bu dilek ya da serzenişin bugünkü karşılığı Gökçeada! Umarım bir gün keşke – keşke hiç gidilmeseydi – keşke ulaşımı kolaylaştırılmasaydı diye üzülmeyiz.
2000 sayımına göre 8894 kişinin yaşadığı Gökçeada’ya Kuzuluk Limanı’ndan ayak bastık, her ada gibi burası da deniz tarafından bakıldığında çorak görünen, boz bir yer, uzaklara doğru sıralanan tepeler gözümüze çarpıyor ki; bir ada için epeyce yüksek bunlar ve içlerinde 637 metreye kadar ulaşanı var... Bu arada hiç beklemediğimiz derecede güzel bir hava karşıladı bizi, rüzgar hiç azalmadı ama, güneş hep pırıl pırıldı ve iki gün boyunca içimizi ısıttı.
Limandan arabalarımıza bindik ve konaklayacağımız Kaleköy’e doğru, önce merkeze uğramak suretiyle yola koyulduk. Boz’luk; yerini yeşilliğe ve hatta ormanlığa bıraktı. Sanılanın aksine suyunun çok (dünyada suyu en çok olan adaların içinde dördüncüymüş) ve bu nedenle gölü, göleti bol olduğundan yeşillenmiş ada yollarından geçerek merkezine vardık. Yol boyunca etraftaki otluklarda, tepe ve yamaçlarda başıboş dolaşan koyun ve keçilere tanık olduk, bu hayvanlar eskiden sahipsiz olarak böyle dolanır, adanın her tarafında özgürce otlar, ihtiyaç olduğunda içlerinden seçilerek kesilirlermiş, özgür olduklarından ve her türlü otu yediklerinden de etleri çok lezzetli imiş, şimdi ise bunların sahipleri var ama serbest dolaşımları aynen devam ediyor... bu ipucunu aldıktan sonra ilk işimiz et yemek oluyor ve hemen merkeze gitmenin telaşına düşüyoruz. Merkez sahilden içeride olup, okulu, karakolu, askeri lojmanları, camisi, kilisesi, manavı, kasabı ve en önemlisi Ziraat Bankası olan, her şeyi tevazu çemberinin içinde tamamlanmış, orta noktada tüm aradıklarınızın var olduğunu düşündüğünüz küçük bir kasaba görünümünde. Hep genç, hep sağlıklı, hep enerjik olduğunuz sürece hiç sorun yaşanmaz. Seçebileceğimiz iki lokantadan birinde ızgara şişlerimizi yiyor ve et konusunda bize verilen bilginin doğru olduğunu anlıyoruz... şimdi yolumuz Kaleköy’e ...
Kaleköy; adanın ilk yerleşim birimi ve aslında ilk merkezi denilebilir, tepedeki Bizans surları ve kaleden dolayı özgün adı kale anlamına gelen “Kastro”, doğal olarak da Kaleköy olarak Türkçeleştirilmiş. Kalenin etrafını çevreleyen yerleşim bölgesi ise tipik bir Ege Köyü, tek katlı taş evler, çiçek kaplı bahçeler... yürüyerek inilen sahil ise; geniş ve temiz kumsalı, deniz kenarındaki lokantaları ile oldukça hareketli bir bölge... biz sahilde bir otelde konakladığımızdan ilk etapta Kale’yi ve köyü uzaktan görebiliyoruz, çünkü eşyalarımızı bırakıp hemen Aydıncık’a (özgün adı Kefaloz) yollanmamız gerekiyor... Kaleköy’ü ise ikinci gün tekrar ziyaret ettiğimizde detayları görüyor hele ki gün batımının güzelliğine tanık olunca köyün ve yerinin özelliğini daha iyi kavrıyoruz... içimden “buraya mehtapta mutlaka gelmek lazım” diye geçiriyorum...
Kefaloz; anakarada Gelibolu yarımadasına bakan doğal bir liman, muhteşem bir koya sahip, merkezden 12-13km ötede oldukça virajlı yollardan ulaşıyoruz, yol boyunca, en genci 100 yaşında olan zeytin, meşe ve sakız ağaçlarını görüyor yine buralarda otlayan özgür koyun ve keçilerimizi selamlıyoruz. Hele aralardaki kuzu ve oğlaklar... insanın nefesi kesiliyor güzelliklerinin ve şirinliklerinin karşısında... Kefaloz koyu aslında bir göle komşu, deniz ile göl ince bir çizgi ile ayrılmış, yazın göldeki su tamamen kuruyup yerini tuz katmanına bırakıyor, o yüzden buraya Tuz Gölü deniyor, tuz katmanının altında ise çamur var, her derde deva çamur banyosu burada yapılıyor... buradan sonra hedefimiz Zeytinli Köy’ü
Zeytinli ; özgün adı “Aya Todori” olan ve bugüne kadar adada kalmış Rum nüfusunu barındıran iki köyden biri... bakımlı bir köy ve Dibek Kahvesi ile ünlü... Dibek Kahvesini ise Madam’ın yerinde içmek gelenek olmuş, Madam ne yazık ki iki yıl önce vefat etmiş yerine yaşlı kocası bakıyor, kalabalığa yetişmesi güç olan bu yaşlı Amca’nın imdadına hemen yanındaki Hristo, Barbayannis ve Orhan Amca (Karatay) yetişiyor, Madam’ın yerinden taşanlar onlara gidiyor, zaten üçü “U” harfinin her bir koluna yerleşmiş gibi olduklarından hep bir arada oturuyor gibisiniz, ortadaki küçük meydan sizi pek de birbirinizden ayıramıyor... dibek kahvelerimizi içip çevreyi dolaşmaya geçiyoruz... köy tepede olduğundan inişli yokuşlu ve daracık yollarını çevreleyen taş evleri var... evlerin durumu fena değil, hatta bazıları yeniden dönüş yapanlar tarafından da onarılmış olduğundan bakımlı sayılır, yerli nüfus 88 kişi ve hepsi Rum... son yıllarda gelmeye başlayanlar değil ama yerliler (Rum) fakirler, bizim köylümüz işte, fakir ama mutlu...
İkinci gün kahvaltımızı ettikten sonra adanın (ve hatta Türkiye’nin) en büyük köyü olan Dereköy’e gitmek üzere yola çıkıyoruz, merkezden 14km uzakta olan bu köyün hemen yanında; zamanında Rumca bildikleri için Trabzon’dan getirilmiş göçmenlerin kurduğu Şahinkaya var... iki köy yıllarca birbirlerine takıntılı yaşamışlar, bu öyle büyük bir düşmanlık değil; tüm sorun “kim daha iyi Rumca konuşuyor”... klasik Karadeniz naifliği...
Dereköy; özgün adı ise Sinudi; göz alabildiğince uzanan kocaman bir yerleşim... yer büyük ama insan yok, evler terk edilmiş, yer yer çökmüşler, bazılarının sadece dış duvarları kalmış içleri bomboş... film setlerindeki karton evler gibi duruyor, sanki bir çeşit dekor... koca köyde yaşayan 110 kişi var, bunlar da Van, Bingöl, Ağrı gibi doğu illerimizden getirilmiş vatandaşlarımız, hayat standartlarında hiçbir değişiklik olmamış, alışamadıkları bu yerde yaşamaya mahkum edilmişler sanki... bir de birkaç orman korucusu aile var... ne kadar daha burada yaşarlar bilinmez, köyün içinde dolanıyoruz, taş evler ya da o taşlardan kalanlar hepimizi etkiliyor, büyük bir uyum içinde üst üste dizilmiş taşlar, lego gibi, birbirini zor tutuyorlar... ama direniyorlar... aralarda yüz yıllık dut ağaçları - hayatımda gördüğüm en iri dut ağaçları bunlar, yaşlanmaya fırsat bulmuşlar, yıllar öncesinin canlı tanıkları; terk edilerek ve gittikçe yıkılarak - sanki yakında ölecek hasta gibi,organları toprağa karışmaya başlamış. Bir zamanlar içinde insanları, aileleri, eşyaları barındıran taş duvarlar geldikleri yere dönüyorlar... toprağa.
Çamaşırhaneyi, zeytinyağı imalathanesini geziyoruz, çamaşırhanenin suyunun Kaz Dağlarından geldiği rivayet ediliyor, daha sonra yapılan araştırmalar sonucunda bunun gerçek olduğu anlaşılıyor, doğal sifon sistemi başarıyor bunu.
Köyün bir tane bakkalı var, burada çay-kahve içme imkanımız oluyor, kıraathane gibi... etrafımızı küçük çocuklar sarıyor, Kürt kökenli çocuklar bunlar, gözleri pırıl pırıl, üstleri ise yırtık pırtık... Zilan, Murat, Dilan... 5, 6 yaşında ancak varlar... taşımalı sistemle okula gidiyorlar... bize köy hakkında bilgi veriyorlar, herşeyi öğrenmişler, uzman rehber gibiler... masada birkaç adam oturuyor, biri Mihael Amca, köyde yaşayan bir Rum, karısı müslüman, 54 yıldır evliler, tam 37 yıl İstanbul’da yaşamışlar, emekli olunca evlerine, adalarına dönmüşler... evi köyün alt tarafında anayola yakın, cennet bir bahçe yaratmış kendine, köyün çıkışına kadar bize eşlik ediyor, nefis lezzette sohbetimiz oldu Mihael Amca ile... köyün çıkışında ise yüzlerce yaşında dev bir çınar... adada böyle çok çınar var en yaşlısı ise 625 yaşında... çınarın dibinde soluklanıyoruz, çocuklar peşimizden ayrılmıyor, bir daha geldiğimde getirmek üzere benden ne istediklerini soruyorum... utanıyorlar, sonra cevapları GÖZLÜK oluyor, kız çocukları, nasıl da seviyorlar böyle şeyleri... söz veriyorum onlara, gözlüklerini götüreceğim.
Sinudi’den Marmaros’a yollanıyoruz, ama gidemiyoruz çünkü yol çökmüş... mevcut araçlarımızla gitmek imkansız, vazgeçiyoruz ve oradaki cennet Şelale’yi ne yazık ki göremiyoruz. Biz de 1982 yılında K.Evren tarafından kurulan ve çok yeni bir yerleşim olan Uğurlu’ya gidiyoruz... halkı, ada nüfusuna katkıda bulunmak için buraya yerleştirilmiş göçmenler, Türkiye’nin birçok yerinden buraya gelmeye özendirilmişler...
Uğurlu; buranın özgün bir adı yok, adanın Batı ucu, kasabayı geçtikten sonra engebeli yollardan aşarak Saklı Liman’ın olduğu uçsuz bucaksız koya ulaştık... bu koy deniz için enfes biryer, Saklı Liman aslında bu uzun koyun devamında tepenin arkasında, doğal bir havuz, tepeyi ellerimizle tırmanarak ihtişamına tanık olabildik, sonra tekrar ana koya döndük, 20 Mayıs’ın serin havası sayesinde güneş altında uzunca bir süre kaldık ve koyda çakıllara uzanarak dinlendik... hayatımda gördüğüm en güzel çakıl taşlarını topladım burada, rengarenk hepsi eşit boyda tertemiz çakıllar bunlar, bir torba dolusu toplayıp yanımda getirdim, Bizans mozaiklerini hatırladım onları görünce, bugüne kadar hammadde konusunda nasıl sıkıntı çekmediklerini düşünürdüm, meğer deniz milyarlarca çakılı üretip şahaser Mozaikleri yapma olanağını insanlığa çoktan sunmuş... biz deniz ve çakıllar arasında kendimizden geçmişken tepemizde uçuşan F-16’lar ise gürültüleriyle rüyamızdan uyandırdı hepimizi... Gökçeada’da askeri havaalanı var ve uçaklarımız sürekli oradan havalanıp Ege üzerinde böyle dolanıyorlar(mış) hep duyarım it dalaşı yapılırmış, galiba onlardan birine tanık olduk...
Deniz ziyaretinin ardından tekrar araçlarımıza binerek, adanın en popüler köyü olan Tepeköy’e doğru gidiyoruz... nüfusu az ama çok bakımlı, son yıllarda zamanında adayı terk eden Rumlar’ın geri dönerek yeniden yaptırdığı evleri var burada, 44 kişi yaşıyor görünmesine rağmen bunlarla birlikte nüfus artıyor. Cumhuriyetten sonra mübadele kapsamına girmeyen Gökçeada bazı dönemlerde Rum nüfusunda erime yaşamış, önce 1960’larda gidenler olmuş, daha sonra Kıbrıs Harekatı zamanında korkudan kaçmışlar, 1980’den sonra Ada açıkhava cezaevi haline geldiğinden insanlar huzursuz olarak terk etmişler adayı... şimdilerde ise gidenlerin çocukları, ya da yaşlanmış olarak kendileri gelmeye başlamışlar, yılın bir bölümünü burada geçiriyorlar.
Tepeköy; özgün adı Ağridya olan bu köyde ev yapımı şaraplar alabiliyorsunuz, gerçi diğer köylerde de var ama Barba Yorgo’nun şarabı ile Angelika Şarabı en meşhurları ve bu köyde satılıyorlar,... Barba Yorgo’ya ilk uğruyoruz çünkü Angelik’e gidip de O’na gelirsek çok kızıyormuş... kendisi olmadığı, yardımcısını bıraktığı ve biz de pazarlık yapamadığımız için şarapların tadına bakıp doğru Angelik’in yolunu tutuyoruz... içerisi tahta rafları olan, yine tahta iskemle ve masalar bulunan reçine kokulu bir yer; bakkallara benziyor... bir köşede plastik kutuların içinde mantarlanmış cam şişelerde şaraplar duruyor, sahibi kutudan bir şişe çekip test için açıyor, rakı bardaklarında ikram ediyor, köşedeki çuvaldan beyaz leblebi doldurduğu tasları masalarımıza dağıtıyor... içiyor ve yiyoruz, hiç düşünmeden 2’şer şişe şarabı alıyoruz... burada biraz muhabbetten sonra “OKUMA” denen yere gidiyoruz... Okuma bir çeşit kafe-kütüphane... içeride kitaplar var, çay, kahve var... kahvelerimizi söyleyip fallara geçiyoruz... şimdi Avustralya’da yaşayan, 19 yaşındayken Ada’yı terk etmiş, son 4 yıldır yılın 6 ayını adasında geçiren Dino (Kostantino) ile ahbap oluyoruz, fal konusunda atik davranıp hemen sıraya giriyor, yıllar itibariyle zedelenmiş Türkçe’sine rağmen uzun ve güzel bir sohbetimiz oluyor, bu arada bize hizmet de ediyor, sonunda da büyük merakla bakılan falını dinliyor, çok mutlu oluyor... meydana bakan masadan kalkmak istemiyoruz, yanımızda oturan Rum vatandaşlarla da muhabbet ediyoruz, o sırada uzaktan yavaş yavaş gelip masamıza oturan yaşlı papaz, fal’ın günah olduğu söylüyor, din adamı olarak bizi uyarıyor, bir yandan da gülmeyi ihmal etmiyor... Rumların yaşadığı ikinci köy de burası.
Tepeköy heryıl 15 Ağustos’ta Meryem Ana festivalinin yapıldığı yer, festivalin yapıldığı alan Kilisenin yanındaki meydan ve hemen oraya gidiyoruz, yuvarlak bir alan ve zemini taş, burada insanlar gündüz manastırda ayin yapıp, kurban kesiyorlar ardından gece de meydanda eğlence düzenliyorlarmış ve kendi yaptıkları yiyeceklerin eşliğinde yiyor, içiyor eğleniyorlarmış, meydanın bir tarafı da mezarlık!... benzer festival, Zeytinli’de de 23 Ağustos’ta yapılıyormuş... bize 9 yıldır adada yaşayan ve Devlet memuru olan Özgür Bey rehberlik ediyor, burada sürekli yaşamak, özellikle de görev gereği bulunmak anlattığına göre epeyce zor, mahrumiyete katlanmak sonradan gelenlerin dayanamayacağı birşey, kahrını çekmek için yerli olmak gerektiğini düşünüyor... ama konuştuğumuz birçok insan da buranın dışında yaşamı sevemediklerini söyleyebiliyorlar, Türk de olsa Rum asıllı da olsa burada doğan adasına kalpten bağlı.
Üçüncü gün hava muhalefeti nedeniyle tempomuz ağırlaşıyor, fırtına ve rüzgar yüzünden bazı yerleri programdan çıkartıyor ve adanın en çalışkan köyü olarak nitelenen Bademli’ye gidiyoruz...
Bademli; özgün adı Giliki; şeker anlamına geliyormuş... köyün sokaklarında geziyoruz, filbahri, hanımeli, iğde kokuları arasında kendimizden geçiyoruz, üstümüzde iki günün yorgunluğu var, köyün kahvesine oturuyor uzun zaman kıpıdamıyoruz, burası da aslında OKUMA türü yerlerden... çaylarımızı, kahvelerimizi içiyoruz, yine köyün meydanı ve yine dev bir çınar ağacı, Köyün çınarı, yüzyıllara tanık, önünde saygıyla eğilip resimlerimizi çekiyoruz
Bademli’den ayrılıp Mavi Koy ve Yeşil Koyun bulunduğu tepelere yol alıyoruz, kayaları aşıyor, uzun bir yürüyüş ya da tırmanış sonunda, rüzgardan ayakta durmanın çok güç olduğu yerlere ulaşıyoruz, hava iyice sertleştiği için denize yaklaşamıyoruz bile, yazın ortalarında bir daha gelmek üzere denizle sözleşip ayrılıyor, merkeze geliyoruz. Yine ev yapımı şaraplar üreten Rum karı-koca’ya misafir oluyoruz, çiçeklerle kaplı mis kokulu bahçesinde oturuyor, şarap tadımlarımızı yapıyoruz, tattığımızı satınalmadan ayrılmıyoruz, Sotiri Amca’ya soruyorum, karasakız üzümü varmış buralarda ve bu şaraplar ondan yapılırmış... baharat kokulu, tatlı şaraplar...
Gökçeada (özgün adı İmroz: rüzgarlı yer anlamına geliyor) büyüklüğü, kendine yetecek doğal kaynakları, suyu, bitki örtüsü, hayvanları, iklimi ile şanslı bir ada ama biraz kırgın-küskün gibi... etlerin en güzeli, balıkların sürüyle çeşidini sunuyor bizlere, yoluna giderken kötü davranıyor, her zaman izin vermiyor gitmemize... rüzgarı, fırtınası eksik değil ama bir de aştınız mı engelini, tadına doyum olmuyor, oksijen fazlalığından başımız dönerken, pembe yanaklarımız, yüzümüze oturmuş gülümser ifademiz ile dönüyoruz evimize... yükümüz fazla, tuzlu balıklarımız, saf zeytinyağlarımız, bal’ımız, kekiğimiz, adaçayımız, otlarımız... toplamışız sanki adayı tamamen taşıyacakmış gibi... sanki bir daha hiç gitmeyecek gibi...








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder