21 Ekim 2010 Perşembe

KIBRIS (23-25 nisan 2004)

Yeşil’den Pembe’ye ...

1974 yılında, Temmuz ayında, henüz küçücük bir çocukken ilk kez savaş sözcüğünü duymuş, geceleri mavi kağıtlarla ampullerin, avizelerin etrafını sararak karartma uygulanmasına tanık olmuş, uçak seslerini gecenin sessizliğini nasıl yardığını fark ederek yazı korkuyla geçirmiştik... çocuktuk ! Dedelerimizin kurtuluş savaşı, anne ve babalarımızın 2.dünya savaşı anılarını dinlemiştik (bu arada yaşımız feci şekilde ortaya çıktı ama önemi yok)... demek gerçekten savaşlar oluyor, insanlar işte böyle zor günler geçirebiliyormuş diye düşünerek kendimizi bir oyunun içinde bulmuştuk... işte o günlerin 5-6 yaş grubu minik insanları,  KIBRIS diye bir yerin varlığını ve bu küçük ada için insanların birbirine girdiğini çocuk zamanlarında öğrenmiş oldular... benim ogün bugündür tanık olduğum, daha eskilerin de 1960’lardan beri bitmeyen hikaye olduğunu dile getirdiği o paylaşılamayan topraklardayım... Benim ayak bastığım tarih olan 23.4.2004 ‘de hala KKTC olarak andığımız, bu yazı yayımlanana kadar kaderi çizilecek olan ya da belki daha çok uzun yıllar karmaşık halini koruyacak olan yeşil topraklar... hani haritada kuzeyi YEŞİL, güneyi PEMBE olan Akdenizin o doğal uçak gemisi...

Referandum karmaşasına 3 günlük 23 Nisan tatilinin de eklenmesi ile epeyce hareketli olan Kuzey Kıbrıs’ta görebildiklerimi aktaracağım sizlere...

Akdeniz kıyı kentlerimizden hatta kasabalarımızdan farkı olmayan küçük, zarif ve naif Girne, Rum-Türk ve diğer Ege –Akdeniz mimarisinin sade örnekleri ile çevrelenmiş, İngiliz sömürge mirasını hala üzerinde taşayan uygulamaları ile günlük yaşamda sizi biraz kızdıran biraz da güldüren deneyimler yaşatan şehir.... her aradığınızı bulabileceğiniz ama asla ikincisi olmayan küçücük mekanları, limanının güzelliği, denizden batan güneşinin seyiri ve temiz havası ile beyninizi dinlendiren, şehir merkezine 3-5,  8-10 km dışındaki köy-kasaba yerleşimleri ile çok seveceğinize inandığım bir yer. Kalacağınız yeri Girne dışında seçtiğiniz takdirde uzun yürüyüşler yaparak şehir merkezine ulaşırken, hem etrafın doğal güzelliğinden payınızı bolca alıyorsunuz hem de yol üstünde karşılaştığınız Girnelilerle ve oraya yerleşmiş İngilizlerle tanışma fırsatını yakalayabiliyorsunuz... 30 yıllık düzenin yarattığı kuşak farkını görmemek mümkün değil, eskiler geçmişi unutamazken, yenilerin dünyaya bakışı çok farklı, inançları ile değil belki ama umutları ile yaşıyorlar... siyasetin içine ister istemez çekildiğimiz ve tartışma olanağı bulduğumuz bu gezim, bir anlamda benim için belgesel gibi oldu.

Hala KIBRIS bütününde değerlendirilen Türk tarafı vatandaşları Güney’den emekli maaşı alıyorlar ve hala Güneyde paraların üzerinde 3 dilde yazılar var : Türkçe, Yunanca ve İngilizce, eski polis memuru emekli Mehmet Amca bize böyle aktardı... ama hala insafsızca bağnazlık devam ediyor, burada eşitlik, barış ve adaletten söz etmek biraz güç...  gencinden yaşlısına kadar dile getirilenlerin ana fikri böyle.

Yıllardır, Türkiye’den aldığı yardımın dışında geliri olmayan ve ambargo kıskacı ile sıkıştırılmış Kuzeyde;  modern, yeni ve teknolojik unsurları çok az görebiliyorsunuz, gerçi bana 70’li yılların Türkiye’sinde Anadoluyu boydan boya geçerek yaptığımız yolculuklarda gördüklerimi hatırlatsa da Lefkoşa’da yüksek bir noktadan rahatlıkla görebildiğiniz Güney’deki manzara karşısında, Kuzeyle yaratılan uçurum biraz da üzdü beni diyebilirim. Son yıllarda açılan kumarhanelerle cazipleştiği düşünülen Ada, bence bu yüzden katledilmiş durumda, oysa Beşparmak Dağlarının Akdenize uzanan etekleri ve denizle kavuştuğu koyları potansiyel birer cennet iken çok iyi değerlendirilememesi şaşırtıcı ve yine gerek İngilizlerin gerekse de eski kuzeyli Rumların hala akıllarının burada olması ise o denli normal.  Dağlar adanın kuzeyinde boylu boyunca uzanırken güney tarafında ise geniş bir ovaya siper oluşturuyor, burada uzun ve geniş bir bozkır sizi bekliyor ve o cennet yeşillik burada adayı terk ediyor.

İkinci cennet ise Namık Kemal’in bir dönem sürgün hayatı yaşadığı ve bunun izlerini müzeleştirmiş olan Magosa; kente bir kapıdan giriyor ve sokaklarında ilerleyerek büyük bir meydana çıkıyorsunuz, meydanda tüm görkemiyle Lala Mustafa Paşa camii, adı cami ama kiliseden bozma olduğunu GOTIK tarzı mimarisi ile hemen belli ediyor... Kent merkezi denizin kenarında değil ancak bu durum doğudaki anakaraya bakan sahillerin muhteşemliğini gizleyemiyor.... Magosa’da üniversitenin küçük şehire yaptığı katkıyı yadsımak olanaksız, heryer öğrenciler ve onlar için yaratılmış mekanlarla dolu...

Türkiye’nin sahillerinden çok farklı olmayan, bildik görüntülerle karşılaştığımız bu Ada-ülke’de, trafik tam bir işkence, hele yayalar için daha da büyük bir işkence diyebilirim, zira İngiliz tipi ulaşım, sizi herhangi bir arabanın altında kalmanız için kovalıyor sanki, yine İngiliz tipi prizler yüzünden elektrikli cihazlarınızı kullanmanız olanaksız, yanınızda cep-şarjınızı boşuna götürmeyin... toplu taşıma araçlarının görüntüsü ise bu gezide aklımda kalan en neşeli ve gülünç unsur... herbir koltuğu farklı renkte eski ve partal döşemelerle kaplı, kaportası tamamen çürümüş, iç aksam bütünüyle açıkta olan, ters taraftan inilip binilen otobüs ve minibüsler kendinizi Hindistanda hissetmenize yol açarken, Taksilerin son derece yeni ve lüks Mercedes arabalar olması ise tam bir ironi... ve kulaklarımda kalan o güzel Kıbrıs aksanı... sürekli çalan bir melodi gibi gezimizi renklendirdi.

Son zamanlarda sevilmeyen terim YAVRU-VATAN aslında herşeyi anlatıyor: Biz Türkler yavrulamayı severiz ama nedense yavrularımızı ihmal eder, onlara emek vermeyi de pek bilmez, yetiştirmeyi beceremeyiz, çünkü yavrulamak bizim için “amaç” değil hep bir  “sonuçtur”...  ve bu yüzden Türklerin yarısı kaza ile doğmuştur....

Hiç yorum yok: