Güz Yollarım, Sarı Yollarım, Yalnız Adımlarım...
Sonbahar tutkumun izine giderken düştüm Ege kıyılarına. Bağbozumlarının sonu gelmiş, incirler taze-kuru haliyle tezgahlardaki yerlerini almış, ayvalar iyice sarıya durmuş ve narlar dallarında çatlamaya başlamış. Her şey ve herkes tam istediğim, beklediğim gibi.
Yolumun başı ise Alaçatı. Son 3-4 yıldır sürekli hakkında yazılanları okuduğunuz, dergi ve haftasonu eklerinde resimlerini gördüğünüz, damdan düşer gibi hayatınıza sokulmuş, entel sohbetlerin başrol oyuncusu olmuş - muhteşem Alaçatı. İlk kez görenlerin hayranlıktan bayıldığı, eski halini bilenlerin ise düş kırıklığı ve iç burukluğundan burnunu çektiği, eski halinden eser kalmamış Alaçatı. Aşağıdaki paragraf burayı ilk gördüğüm 1998 yılında yazılmıştı:
...Şanslı İzmir’lilerin ve aklını iyi kullanan diğer şehirlilerin mekan tuttuğu, her şeyiyle her isteğe cevap verecek çok güzel bir EGE yerleşimi burası... dantel kıyıların oluşturduğu havuz görünümlü koyları, burnunuzun dibindeki SAKIZ Adası, durmak bilmez rüzgarı, olağanüstü gün batımlarıyla iliğinizi kemiğinizi dinlendirebileceğiniz sakin, huzurlu biryer... Alaçatı eski rum evleri, bozulmamış arnavut kaldırımlı dar sokakları, sessiz ve sakinliği ve de tam orta yerindeki meydanda - az ötedeki fırından aldığınız ev yapımı tadındaki kurabiyelerin eşiliğinde çayınızı içebileceğiniz serin çay bahçesiyle anılarınızdaki yerini hemen alıyor...
Belki onbeş, belki yirmi yıl öncesinde çok daha farklıydı belleklerde! Ben böyle not etmişim Alaçatı’yı 98’de.
Sonra defalarca ziyaret ettim ama 5 yıldır hiç gidememiştim. Şimdi ise şöhretiyle başı dönmüş, ününden dolayı parasal değeri kat be kat artmış, insanların zenginliklerinin göstergesi haline gelmiş, züppe bir yer gördüm ne yazık ki. Anlayan da anlamayan da orada, sanki kollarına takacakları Rolex saat gibi görüyor birçoğu ve şuursuzca buraya yığılıyorlar. Herkes bir şekilde Alaçatı’ya sahip olma telaşında. Evet büyük bir telaş var aslında; kalabalıktan sokaklarında yürünmüyor, arabalardan nefes alınacak yer bulunmuyor, binalar artmış, eski evlerin çoğu otel haline gelmiş, sokağa bitişik alt katlar çoktan lokanta, kafe, restoran olmuş. Ben ise bu karmaşaya fazla tanık olmadan bütün anılarımla birlikte bir de o günün Cumartesi olması nedeniyle kendimi pazarına attım. Alaçatı’da yapılacak tek şey kalmıştı benim için. Pazarını tezgah tezgah gezip dolaşmak. Dar sokaklarında ezilmeden yürünebilecek tek mekan olan Pazardaki gezi beni oldukça mutlu etti. Unutmadan ekleyeyim, domates, beyaz peynir ve tazecik ekmekle yaptığım, zeytinyağıyla yıkandığım sade kahvaltım da oldukça tatmin ediciydi.
Şimdi soracaksınız ki – o kadar mı kötü? HAYIR ASLA... insan sevdiğinden vazgeçer mi? Vazgeçse bile yüreğinden atabilir mi? Kesinlikle yapamaz. Ben hala Alaçatı’yı seviyorum, zira sevmeye mecburum. Rüzgar perisine verilmiş sözüm var.
Gezi rotam Seferihisar üzerinden Sığacık’a doğru çiziliyor. Meraklıları bilirler ki son yıllarda “Yavaş Şehirler” akımı hayli ilgi çekmeye başladı. Akımın çok ilgi çekici ve ciddi kuralları var, burada bundan söz etmeyecek, öğrenmesini okuyucularıma bırakacağım. İşte Seferihisar da bu akımın şehirlerinden olmaya aday bir yerleşim ve bunun için de Sığacık’a güveniyor. Gördüm ki Sığacık gerçekten fazla dokunulmamış, özgünlüğünü koruyabilmiş, vahşi insan saldırılarından henüz nasibini almamış, oldukça sessiz, sakin ve son derece de güzel bir yer. Özellikle limanı görmeye değer.
İlk günün yorgunluğunu Sığacık’tan Kuşadası’na dönerken yaptığım yolculukta büyük ölçüde attığım için akşam Kuşadası’nda kısa bir tur yapmayı koşulsuz kabul ettim. Gerçi yol boyunca gördüğüm doğayı katliam manzarası beni epeyce üzmüştü ama bu zaten yeni bir şey değildi. Türkiye’min ilk yok edilen değeridir bu sahiller. Zeytin ağaçları yerlerini uçsuz bucaksız sitelere çoktan bırakmıştı. Şimdi ise bu site evleri o zeytinler kadar para etmiyor, büyük pişmanlık her yeri sarıp sarmaladığı halde alınan bir ders de yok. Sahillerdeki zeytinlikler kesilip site yapıldı ama bugün de dağ etekleri ve yaylalarda aynı cinayet işlenmeye devam ediyor. Her neyse biz Kuşadası’na geri dönelim ama hakkında buraya yazılacak tek sözcük olmadığını da hemen belirtelim. Uzakdoğu malları ile işgal edilmiş, dünyanın en alt kültür grubundan dejenere turist profili ile kuşatılmış Kuşadası için, son yıllarda yapılan sosyal ve fiziksel iyileştirme çalışmalarının sonuçlarını sabırla bekleyelim. Allah’tan çevresi biraz daha iyi durumda ve bu da benim için küçük bir teselli. Merkezdeki kısa tur ise içilen demli çay ve uzaklardaki ışıklara dalarak yapılan harika sohbet sayesinde unutulmayacak bir anı olarak belleğime kaydediliyor.
İkinci gezi günümde hedef Bafa Gölü ve gün batımı. Rotamızda ise Priene Antik Kenti ve Doğanbey Köyü var. Antik kent hakkında bildik detayları buraya yazarak anılarıma akademik nitelik kazandırmak istemiyorum. Anadolu’da gördüğümüz ve hayran kaldığımız bu kalıntıların her biri tarih ve uygarlık harikası. Hele mimari anlamdaki mükemmellik ve şehir planlaması açısından ders çıkartılacak o kadar unsur var ki; biz değil de şehir ve hatta memleket yönetenlerin gidip görmesi ve iyice anlayıp algılaması lazım.
Bu 2300 yıllık şehrin bir zamanlar deniz kıyısında olması, Menderes Nehri’nin taşıdığı alüvyonlarla denizi doldurması ve şimdi yerinde Söke Ovası’nın verimli topraklarının uzanması hayli ilginç. Antik şehrin en yüksek noktası olan Tapınak’tan uçsuz bucaksız ovayı izlemek ise sonsuzluk duygusunu yaşamak açısından çok anlamlı. Aynı duyguları Samsun dağının yalçın tepesine bakarken de hissedebiliyorsunuz. Hele ki ortalık sonbahar renkleri ve berraklığı ile kuşatılmışken alınan lezzet çok farklı. Sonsuzluk yolculuğundan Doğanbey Köyü’ne ulaşarak geri dönüyorum.
Doğanbey; tipik Ege yerleşimleri gibi bir Rum Köyü. 1922 nüfus mübadelesinde de buraya Batı Trakya’dan gelen Türkler yerleştirilmiş. İlk gelenler büyük zorluk ve yoksulluk çekmişler ve 1959 yılında yaşanan deprem felaketi ile de köyü tamamen terk etmişler. Tepeden aşağılara inilmiş ve düzlük kesimde yeni Doğanbey kurulmuş. Terk edilmiş yukarı kesim ise tam bir harabe halini almışken son on yılda yeniden rağbet görmeye başlamış, birçok mülk sahibi buraları onarmaya başlamış. Yine bazı sanatçı ve yazarlar tarafından epeyce rağbet görerek köy tamamen dış dünyadan soyutlanmış, rahatsız edilmeyi istemeyen bazı şehir kökenli köy sakinleri köyü çitlerle çevirmiş.
Gerçekten bazı noktalardan köye kapılardan geçerek giriyorsunuz. Tabi özel mülke girdiğinizi sanarak rahatsız oluyor ve bu caydırıcı etkinin altında kalıyorsunuz. Köy yine de etkileyici bir havaya sahip. Eski yıkıntılar bir kenarda, büyük emek ve para harcanarak tamir edilmiş ve yeniden inşa edilmiş evler bir tarafta. Burası bir film platosu gibi.
Doğanbey’den sonra güneşi batırmak ve tüm güzelliklerini yaşamak üzere Bafa Gölü kıyılarının yolunu tutuyoruz. Ama önce bir yemek molası vereceğiz. İşte yine benim en sevdiğim, fazla dokunulmamış, bozulmamış, sessiz ve sakin yerlerden birine geliyoruz. Karine Limanı. Ege’de geziyorsanız yedikleriniz hep zeytinyağlılar ve otlar olur ama ana yemeğiniz balıktır. Balık yemezseniz bu iş biraz yavan ve yarım kalır. Bu limanda pırıl pırıl denize bakarken, ayaklarınız sularıyla oynaşırken yenen yemeğin tadı unutulmaz. Mezeniz, balığınız, üstüne yediğiniz helvanız, sonsuz maviliğe bıraktığınız gözleriniz, dinginlik ve güz serinliği hayatınızı uzatır, ülkemizde hala böyle yerler kaldığı için mutluluk duyulur. Kafamız boşalmış, yüzümüz oksijenden pembe pembe parıldayarak yeniden yola koyuluyoruz. Yine bir zamanlar deniz olan şimdi ise geniş tarlalarla kaplı topraklarda yolumuza devam ediyoruz, bu topraklara bekçilik yapan ise Beşparmak Dağları. Tarihin sahil yerleşimi Milet’i uzaktan görüyor, o zamanlar birer ada olan tepelerin arasından geçiyoruz. Göle yaklaştıkça her yerimizi zeytin bağları kaplıyor. Türkiye’nin zeytini en bol topraklarına geliyoruz ve göl tüm güzelliği ile karşımıza çıkıyor.
Bafa Gölü bir doğa harikası, onca yazdıktan sonra burasının da bir zamanlar deniz daha doğrusu Ege’nin bir koyu olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Göl, bir sürü adayı da içinde barındırmakta ve bu nedenle de denizin karaya saklanmış enfes bir örneği halinde. Geçmişte bu adalar ve Beşparmak Dağlarını oluşturan tepeler keşişlerin inzivaya çekildikleri yerlermiş. Kilise ve tapınaklarla dolu bir coğrafyadayız, Anadolu’nun her yerinde var olan tarih zenginliği burada da eksiksiz mevcut. Öte yandan çevre kirliliğinden nasibini fazlasıyla da almış ne yazık ki. Bu üzücü durumu keskin bir bıçak halinde yüreğimize sapladıktan sonra, güneşin batışını izlemek üzere uygun bir konumda konuşlanıyorum.
Ancak beklemek zor, bu süreyi geçirmek ve oranın halkına geçim katkısında bulunmak için oyalı yazma satan köy kadınlarına dönüyorum. Etrafımı saran ve hepsi el emeğini bana satmak isteyen bu insancıklardan kurtulmam epey zor oluyor. Dört adet allı güllü, rengarenk yazmayı alıp kaçıyorum. Hepsini de başıma, boynuma bir güzel doluyorum. Vaktim çok az ancak, burada güneşin batışına kadeh kaldırmak ise mutlak bir görev. Ben de bu görevi hakkını vererek ifa ediyorum. Gerçi satıcılardan kurtulup da pozisyon almam epey gecikse de yine de gerekeni yapıyorum, güneş insanları adına elimde kadehimle veda ediyorum kızıllıklarla. Bafa Gölü eşsiz manzarası, göl bölgesini çevreleyen sonsuz zeytin bahçeleri ile hayran kaldığım bir başka nokta halinde anılarıma bulaşıyor.
Bir sonraki günüm son yıllarda efsane olmuş Şirince ile başlıyor. Medyanın gündeminden hiç düşmeyen, yenilenmiş taş evleri, şarapları ve butik otelleri ile pek meşhur olmuş bu kasaba. Bir zamanlar Rum Köyü iken yine 1922 mübadelesi sonucu Türklerin yeni yurdu haline gelmiş. Şirince’nin çarşısı, kahveleri ve dükkanları arasındaki turumda dikkatimi çeken sayısız şarap mağazası oldu. Her nedense burada olması gerekenin on katı kadar şarap mağazası var. Özellikle de meyve şarapları pek ünlenmiş. Yörede yetişen üzüm ve üretilen şarap miktarı arasındaki orantısızlık da ciddi bir ticari komplo ile yüzyüze olduğumuz izlenimini veriyor.
Ben elimi cebime sokmadan serbestçe çarşıda gezinmeyi, sokaklarda evleri seyretmeyi, sağda solda rastladığım ağaçlardan incir, ayva ve nar kopartıp yemeyi tercih ettim. Günümüzde; almayanı, içmeyeni ve yemeyeni dövdükleri bazı klişeler var, benim bünyem bunları red ediyor ve hiç üstüne gitmiyorum. Bir zamanlar kendini korumak için köyün adını Çirkince diye telaffuz edenler ne kadar da haklıymış, öyle kalabalıklaştırmış ve bundan dolayı ortalığı öyle kirletmişiz ki tüm yapılan iyileştirmeler maalesef bu kudurukluğun gölgesinde kalıvermiş. Şirince’den bize kalan fazla bir şey yok. Yine de gidip görmek lazım, görünce de sevmek, beğenmek lazım. Yüksekliğinden dolayı beni ürperten serin havası sanırım ki buranın en güzel unsurlarından biri. Bunu da unutmamak lazım.
Aynı günümün ikinci durağı heyecanla görmeyi beklediğim Tire idi. Türkiye’nin en büyük ve güzel beş pazarından birinin kurulduğu, çarşısında hala özgün yöntemlerle üretilen malların satıldığı, bir anlamda efsane olmuş Tire. Merkez kısmı eski özelliğini büyük ölçüde koruyor, öte yandan şehir alt düzlüklerde modern yapılaşmalarla büyümeye devam ediyor. Yüzyıllardır çok farklı toplulukların yerleştiği Tire’de kültürel buluşma ve kaynaşmaların tüm izlerini görmek mümkün. Osmanlı için önemli bir merkez olduğu gibi, Filistin’den getirilen Yahudiler’in, yine Bektaşilerin yurdu olmuş. İlçede tam kırkbir caminin bulunması en ilgi çekici unsurların başında geliyor. Hepsi tek minareli olan bu camilerin mimari dokusu son derece sade iken her minarenin farklı biçim ve süslerle yapılmış olması gözümüzü okşamakta. Bayram tatili olması nedeniyle dükkanların birçoğu kapalı. Ama buna rağmen ilçenin en şöhretli keçecisinde mola verebiliyoruz; bize keçe yapımı hakkında doyurucu bilgi veren ustamız, sonrasında hayranlıktan gözlerimizi alamadığımız şık ürünlerini gösteriyor. Keçeden yapılmış kaftan ve pelerinlerin bu denli zarif halini ilk kez burada görebiliyorum.
Mağazadan çıkıp Tire sokaklarında, adımlarımın beni götürdüğü yerlere doğru dolaşmaya devam ediyorum. Yolda rastladığım bir satıcıdan kuru incir alıyorum. Bunlar henüz ağaç altından toplanmış aslında taze olan kuru incirler, hepsinin uçlarında birer damla bal var.
Tire farklı kültürlerin ve geleneklerin buluştuğu bir yer olduğundan son derece zengin bir mutfağa da sahip. Akla gelebilecek her türlü ottan yapılan zeytinyağlı yemekler, meşhur Tire köftesi ve karadut reçelli lor peyniri tatlısı ilk aklıma gelenler. Açıkçası tattım ve birçoğunu beğendim. Ayrıca Yahudilerin geleneksel içeceği subyeyi burada bulmak mümkün. Önümdeki yaşamımda bu ilçeye tam zamanlı bir ziyarette bulunmam şart.
Bunu da pazarın kurulduğu Salı gününe ve resmi tatil olmayan bir zamana rastlatmalıyım. Ege’nin her yeri o kadar güzel ki; insan ömrünü bir kısmını mutlaka buralarda geçirmeli. Öyle kıvılcım almak şeklinde değil, her anını sindirerek yaşamak gibi geçirmeli. Aklım Tire ziyaretimde eksik kalanlara takılı bir şekilde tekrar yola çıktık. Bu sefer Birgi’ye doğru.
İşte yine “tam bana göre” diyebileceğim bir yerdeyiz. Aydınoğulları Beyliği’nin başkenti olmuş Birgi, konumu gereği Osmanlı zamanında büyük önem kazanmış ve rağbet görmüş, bu arada Beylik ile Osmanlı arasında epeyce el değiştirmiş. Bugünse büyük bir restorasyon süreci yaşıyor. Bu nedenle de kasabanın görüntüsü bir hayli iyileşmiş ve güzelleşmiş. Birgi’de ilgimi çeken yaşlı çam ağaçları, bunların gölgesi altındaki caddeleri, evlerin caddeye bakan yüzlerindeki o mamur hal. Ancak bu onarım sadece dış cephelere yapılarak bizi aldatıyor, evlerin içleri ise yıkılmaya yüz tutmuş hallerini aynen koruyor. Ciddi anlamda bütçe gerektiren bu işler konusundaki yetersizlik içimi burksa da bazılarının eksiksiz tamir edilmiş olması üzüntümü hafifletiyor. Küçük kasabada görülecek yerlerin başında Çakırhan Konağı ve Ulu Cami gelmekte. Bunları gezdikten sonra da nefes almadan sokaklarına koşmalısınız. Gerçekten evlerin mimarisi ve güzelliği karşısında etkilenmemek çok güç. Tahta kapılar, cumbalar, pencereler, yıpranmış taşlar, rutubet kokusu ve akşam inen güneşin kasabayı sarıp sarmalayan ışığı, bu ışığın etkisiyle kılık değiştiren yaprakların yeşilliği. Birgi daha uzun yıllar değişecek gibi ve biliyorum ki bu sefer değişiklik bizim lehimize olacak, ben de bir sonraki ziyaretimde içimi çekmeyeceğim. Güne veda ederken sana da hoşçakal güzel şehir.
Güz günlerimin eşsiz güzellikteki turunda son durağım Sardes Antik Şehri. Yazımın başında da değindiğim üzere Anadolu’nun sayısız antik şehri hakkında sayfalarca yazmaya gücüm yetmez ama bu şehir hakkında bir iki şeyden söz etmek istiyorum.
Birincisi burası sonsuz zenginliğin simgesi olmuş ünlü Lidya Krallığının başkenti. Lidya Krallığı tarihte ilk kez paranın basıldığı devlet ve Karun, zenginlikle özdeşleştirilmiş son Lidya kralı. Şehirden birkaç km ötede yer alan Artemis Tapınağı’nın hemen yanından akan ise krallığa altın taşıdığı rivayet edilen Sard nehri. Şehir de adını bu nehirden alıyor. Bugün bunun efsane değil de gerçek olduğuna, Ege’yi istila eden altın avcıları ve her yeri delik deşik eden altın şirketlerinin varlığından anlayabiliyoruz. Altın mevzusu bin yıllardır gündemde imiş ve hala bitmemiş.
İkinci özellik ise şehirde bugün tanık olduğumuz durumun Türkiye’de yapılan en başarılı restorasyonlardan biri olması. Gerçekten burayı gezerken şehir tarihteki haliyle gözümüzün önünde canlanıveriyor. Özellikle sinagog bölümünde yapının ayrıntılarına hayran kalmamak imkansız. Romalılar zamanında yapılan ve ilk kısımları Roma mimari tarzıyla inşa edilmiş bu kent, daha sonra Bizans ilaveleri almış, yine Persler de bir süre buraya konuk olmuşlar, yakın tarihte de Yahudilerin yerleşimi olmuş, her bir kavim kendi tarzını buraya taşımış, hepsinin de izi halen devam etmekte.
Zengin Lidya’nın 15-20km ötesinde Bintepeler denen bölgede ise onlarca Tümülüs karşımıza çıkarak, Anadolu’nun ihtişamına en kayıtsız kalmış yüreği bile derinden etkiliyor.
Yolculuğumun sonuna geliyorum. Yollarım artık sadece izlemek için önümde uzanıyor. Geniş düzlükler, ekili ovalar, tepeler, yalçın kayaları göğe uzanan dağlar, nehirler, gökyüzü, mavilik, bulutlar... bulutlar arasından sızan sarı ışıklar, azıcık yağan yağmur, sonra güneşin batışı, ardından ayın doğuşu ve hemen batışı, seyrine doyamadığım binlerce yıldız. Yorgun bacaklarım, sızlayan belim, kapanan göz kapaklarım, daldığım anılarım ve serin rüzgar. Ağzımda meyvelerin güzel tadı, elimde kağıdım, kalemim, aldığım notlar, yediğim incirler üzümler, kokladığım çiçekler, zeytinlikler, dokunduğum doğal doku, kararan derim, bronza dönen tenim. Hepsi benim. Tümü ayıklanarak en sevdiğim ayrıntılar olarak beynimdeki yerini alıyor, gördüklerim ve yaşadıklarım gözlerimde pırıl pırıl parlıyor. Kulağımdaki müzik ise hiç susmuyor. Sarı-turuncu güz günleri, en güzelleri, Ege’deki hali. Sanırım ben Karun’dan bile zenginim artık...
Tanrı, insan elini bulaştırmaya fırsat vermeyecek şekilde yaratmış burayı ilaveten bir şey yapmaya gerek yok. Sakin ve boş sokaklarını gezmek, tepeden limanı izlemek, denizin maviliğinde dalıp dinlenmek ve en önemlisi limanda zengin ot yemekleri ile birlikte leziz balıklarından afiyetle yemek canıma can kattı. Yıllar önce yurdumun başka yerlerinde tattığım sükuneti burada yeniden yaşamak ve hala böyle yerlerin kaldığına tanık olmak gerçekten huzur verici. Kalbim şenlendi, sevinç içinde Akkum Plajı’nda yürüyerek dalgaları izledim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder