21 Ekim 2010 Perşembe

Küçük taşların öyküsü – MOZAİKLER (25 Kasım 2003)

Taşların yaşam bulduğu anıtsal örneklerin en önemlilerinden olan mozaiklerden öylesine etkilendim ki, son yaptığım yolculukla ilgili gezi yazımın ilk kısmına bunlardan söz ederek başlamak ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim... kaya kütlelerinin suyla dansının ürünü o rengarenk taşlar... ve o taşlarda canlanan yaşam çizgileri... süsleme sanatlarında tarihe damgasını vurmuş olan o narin mozaikler...

Anadolu: Latin İmparatorluklarından Arap Kültürüne uzanan köprü, insanlıkla yaşıt kentler, çağın her dönemine ait muhteşem eserler ve bunlardan biri olan mozaikler. Rehberimizin bize aktardığına göre  ülkemizde bugüne kadar bulunanlar; Helenistik dönem, Roma ve Bizans’ ait  olup MÖ 4.yy.dan itibaren en güzel örneklerini vermiş, süsleme sanatlarında önemli bir yer tutmuşlar... daha yeni olan Bizans mozaiklerinin örneklerine çoğunlukla Ege Bölgesinde rastlanmış, bunların da genelde İstanbul’daki muhtelif müzelerde sergilenmekte olduğu bilgisini aldıktan sonra, yolumuzun ilk durağı Hatay-Antakya oldu. Mozaik sanatına ait en zengin ve eski örnekler, Antakya-Adana, Mesis Bölgesinde çıkartılmış Roma dönemi mozaikleri olup bugün Antakya Mozaik müzesinde sergilenmekteler. Bunların büyük bir bölümü ise  Antakya-Harbiye bölgesinden çıkartılmış, mitolojik unsurlar içeren, efsanevi Apollon-Daphne figürleri, Eros, Narkissos, Dionysos, Orpheus figürleri etrafında, bereket sembolu olan bitki ve hayvan motifleri ile bezenmiş, yaklaşık 13 farklı renkteki taşın kombinasyonları ile oluşturulmuş yer, tavan ve duvar mozaikleri karşımızda. Bir örtü, kilim ya da halı gibi işlenmiş kare, üçgen, taş ya da cam parçacıklarının karşısında büyülenmemek imkansız, kiminde Apollon-Daphne birbirlerine kavuşmuşken öte yandan tanrıların, gözleriyle sizi izlediğine, gülümsediğine tanık oluyorsunuz... dünyanın bu ikinci büyük mozaik müzesini terk ederken, yakın zamana kadar kamuoyunu epeyce meşgul eden Zeugma-Belkıs kentine ve burada birkaç yıl öncesinde gün ışığına çıkmış muhteşem mozaiklere doğru yol alıyoruz...
 
Fırat’ın geçit verdiği üç noktadan birinde kurulu olan Zeugma antik kentinin  Birecik Barajı suları altına doğru yolculuğuna başlarken bizlere emanet ettiği mozaikleri,  Antep Müzesinde görebiliyoruz. Bugüne kadar çıkarılmış ve yerinden taşınmış 85 adet mozaiğin bir kısmı burada sergilenmekte iken artık suların yükselmesi durduğu için bugünden itibaren gün ışığına çıkmış örnekler, bulundukları yerde sergilenmeye başlayacaklar, bu arada müzeye taşınmak üzere hazırlanmış ama bir gecede ortadan yok olan mozaiklerin ise sayısı ve akibeti ne yazıkki bilinmiyor... Birecik Barajı’nda su tutulmaya başlandığı günden beri kentin üçte biri 385m yükselen suların altında kalmış, üçte ikisi ise halen yukarıda ve kazı çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Köprü-başı, geçit  anlamına gelen ve Büyük İskender’in generallerinden Selevkos Nikator’un kurduğu ZEUGMA, tarih boyunca ticaretin ve ipekyolu üzerinden transit geçiş yapan kervanların merkezi olurken sayısız defa istila edilmiş, yakılıp yıkılmış ve sular altında kalma ihtimali ortaya çıktığı gün ilgi noktası olmuş... gariptir ki  eğer sular altında kalması gündeme gelmeseydi buradaki tüm güzellikler fıstık ağaçlarının ekili olduğu topraklar altındaydı. Ülkemizde sürekli karşı karşıya kaldığımız ironilerden biri daha... kaçırılan, çalınan, tüketilen, yok edilen ve özel korumaların bile çok görüldüğü değerler karşısında öyle bir an geliyorki keşke herşey su altında kalsaydı deyiveriyorsunuz, sular altında ama yüzlerce yıldır yaşadıkları o topraklarda.... ve zaman yolculuğuna çıkıyorsunuz, Fırat’a bakan Roma villarının teraslarında olduğunuzu düşünüyor, evinizin zeminindeki halı gibi döşenmiş mozaiklerin üzerinde yürüyor, güneşin batışını izliyorsunuz... kimbilir belki de o meşhur mozaiğini hepimizin bildiği Çingene Kızı oluveriyorsunuz...

Hiç yorum yok: