22 Ekim 2010 Cuma

TURUNÇ (4-9 Temmuz 2005)

Marmaris’ten uğurla... doğru Turunç’a...

Marmaris... kısa anlatacağım... çünkü çok fazla şey var şehirle ilgili, çevresindeki sayısız yerler dışında Marmaris’in merkezi ile ilgili ama, benim zamanım oldukça azdı ve ne yazık ki çok kısa notlarım olabildi... ülkemizin talan edilmiş Ege ilçeleri arasında güzel diye nitelendirebileceğim bir tat bırakan Marmaris, keşfedildikten sonra diğer Ege’li kardeşleri gibi birden büyümüş, kısa bir talan dönemi geçirdikten sonra hemen kendini toparlama etkinliklerine girmiş (eh toparlamış da), kısacası birçok yere oranla düzenli ama kalabalık bir kent olmuş çıkmış... zaten doğal güzelliği, mis kokulu çam ormanları sizi öylesine büyük bir coşkuyla karşılıyor ki yoluna düşmüşken, insan kötü birşey düşünemiyor... Tanrının bir armağını o ormanlar, ah bir de yanmasalar ! Geçirdiğim tek günde, eskiye olan düşkünlüğüm nedeniyle hemen kendimi “Old City” denen eski Marmaris’e atıverdim, daracık sokaklarından, ya beyaza boyanmış ya da orjinal taş dokusunda korunmuş dar cepheli evlerin arasından, bazen yokuş bazen merdivenlerle çıktığınız yollarla kıvrıla kıvrıla dolandığınız bu yerlerde (aslında Kale’nin etrafında dönüp duruyorsunuz) müthiş bir zevk alıyor, evlerin teraslarından ulaştığınız manzara karşısında kendinizden geçiyorsunuz... bu arada şanslıysanız şehrin asıl sahipleri ile de minik sohbetleriniz oluveriyor, buranın entellektüel düzeyinin son temsilcileri olan eşi az bulunur bu tatlı insanlar, yeni düzenin getirdiklerini eleştirel bir bakış açısıyla paylaşıyorlar bizimle.

Kendimi bu eski merkezden zorla koparıp aşağıya geri döndüğümde de kalabalık Marina’nın etrafında küçük bir tur atıp, lokantaların çığırtkanlarından yakayı kurtarınca, ilk işim Marina’nın diğer kısmında özel Gulet’lerin ve Lüks yatların demirlediği tarafa geçmek oldu ve arkadaşlarımla beraber eski havamıza girebildik... bu taraf son derece nezih ve şık restoranları da içinde barındırıyor, akşam yemeği için tercihimiz burası oluyor... Marmaris için yazacaklarım işte bu yemekle sona eriyor ve asıl oyuncu Turunç’a dönüyorum.

Turunç: Bu adı ilk kez 1985 yılında duymuştum, çok yakınımız olan bir aile ya da dostlarımız Marmaris’te bir cennet keşfettiklerini söylemiş ve burada turizm yapmaya karar verdiklerini açıklamışlardı, yaşamlarında bu tip radikal bir değişikliği zaten istiyorlardı ve tercihleri bu belde olmuştu (80’li yıllarda bu işler yeni moda olmaya başlamıştı, iflah olmaz hayalciler bugünün turizm ülkesini yarattılar, sonra da uyanıklar talan dönemini başlattılar).  O zamanlar yolu dahi olmayan daha çok deniz yoluyla ulaşılan küçücük bir köy olduğunu anlatmışlardı. Ben tam 20 yıl sonra buraya geldim, İngiliz ve Hollanda’lılarla dolu olan beldenin küçüklüğünden eser kalmamış (dağlar geçit verse büyüdükçe de büyüyecek), kendinizi yabancı bir memlekette gibi hissetmenize yolaçan bir dönüşüm yaşanmış, neredeyse Türkçe anlaşma olanağı bile bulamayacak hale gelmiş, yabancı literatürde de adı Holland-Beach diye geçtiğine göre biz epeyce yabancıyız Turunç için... Marmaris ile arası sadece 20km olmasına rağmen aşılması çok güç bir dağ ile yolu kesilmiş bu beldenin denizinin güzelliği inkar edilemez ama ciddi anlamda kültürel bir yozlaşma var, bu kendi kültürümüzün yozlaşması değil, yabancı kültürlere esir olma modelinde bir değişim, bazıları bunu olumlu da algılasa ben açıkçası bu bakımdan beğenmedim, Muhteşem (!) İngiliz mutfağına göre tasarlanmış ve düzenlenmiş menüler, otellerdeki hal ve tavır, kendi milletine küçümsermiş gibi davranan bir kesim personel, burası için olumsuz izlenimlerim oldu... yerlileri arasında da bir ayrılık var, bir kesim bu yozlaşmaya endişe ile bakıp tahammül edemezken, bir kesim ise düne kadar beş para etmez toprakları yabancılar tarafından satınalınarak lüks evler yapıldığı ve birden paraya boğuldukları için epeyce mutlular... geçen yıl 170 konut yabancılara satılmış.

Ama tüm bunlara rağmen çok iyi detaylar da var... Kumsal muhteşem, derin bir koy olduğu için rüzgarla hiç işiniz yok, mis gibi durgun ve yeşil-mavi bir deniz, çok sıcak olmayan tertemiz su-hatta güneş batıyorken üşüyorsunuz bile- tüm bunlar keyfinizi öyle bir noktaya çıkartıyor ki olumsuz gözlemlerinizi bir kenara itiyorsunuz... bu arada Turunç’un etrafı yüksek ve dik yamaçlarla çevrili olduğundan güneş normal batma saatinden 1 saat önce koyu terk ediyor... akşamın erken geldiği bu cennette,  bir sahil insanı olarak gerçek anlamda damak zevkinize hitap eden yerleri de bulabiliyorsunuz, burada yazmadan edemeyeceğim, deniz kıyısındaki yerlere itibar etmeyip ana yol üzerinde keşfettiğimiz Yakamoz Restoran’dan çok güzel hizmet alıp hergün nefis balıklar yedik, yine Turunç Otel’in tarafında limanın üzerindeki nispeten daha sakin olan cafe-restoranlarda da enfes bir manzara eşliğinde güzel yemekler bulabildik. Buradaki yabancı ağırlığının tek olumlu katkısı, sokakların çok temiz olması, çöplerin zamanında toplanıp ortalıkta en ufak bir pislik ve koku olmaması şeklinde yorumlanabilecekken bir de gece için kaliteli müziğiyle kulaklarınıza bayram ettiren blues-bar’ların ve PUB’ların bulunmasını da belirtmeden edemeyeceğim... ben ve arkadaşım (diğer ikisi çatı katını kaptılar) tamamen bir rastlantının sonucunda otelimizin en alt katındaki hemzemin odaya düşmüş olmanın ilk şokunu ve kederini aynı gecenin ilerleyen saatlerinde, kulağımızın dibinden gelen güzel müziğin sayesinde üzerimizden atabildik... zira odamızın kapısı, begonviller ve ağaçların kapattığı büyük bir terasa açılıyordu ve yan komşumuz olan Pub’ın canlı müziği terasımızı çevreleyen duvarın hemen dibinden gecemize eşlik edebiliyordu, masamızın etrafında oturup müziği de sağımıza alınca eğlencemizi hem kaliteli hem de bedavaya getirdiğimiz için kendi adıma mutlu olduğumu itiraf edebilirim... bu gölge ve serin teras gündüzleri de epeyce işimize yaradı, güneşin en saldırgan saatlerini burada keyif dolu sohbetlerle geçirip gezimize slogan olan şu cümleyi de lisanımıza ekledik: Kafandaki bütün soruların cevabını burada bulacaksın ...

Açıkçası deniz, yemek, “teras” üçgeni içerisinde öyle güzel bir döngü kurulabiliyor ki gündüzleri başka alternatifler olmasına rağmen yerinizden kımıldamak istemiyorsunuz,  aslında Turunç’tan,  Kumlubük, Amos, Kadırga vs. gibi yakın koylara günlük tekne turları ile gitmek mümkün ve yine Sedir Adası ve Kızkumu için de ayrı programlar var... “tatil” ya da gerçek anlamda “dinlenmek” için burayı tercih ettiğinize göre kımıldamamak, Turunç’tan hiç ayrılmamış olmak da güzel, kaybettirdiği birşey yok, sessizlik kurallarının benzer yerlere göre çok daha iyi işlediği, üstüste insan yığınlarının olmadığı, doğası harika, denizi güzel bir cennet olduğuna göre her zaman tercih edilebilir. Seçeneklerinizin olduğunu bilmek ama hiç seçmeden yan gelip yatmak öyle güzel ki, temiz havayı solumak, dingin sularda kulaç atmak, öğlenleri uyumak, kumda beş-taş oynamak, akşamları istediğiniz saatte istediğiniz yerde yemeğinizi yemek, açıkçası özgürlüğün tadı nefis... dağların ardında, çamların denize döküldüğü bu küçük koy işte sizi bunun için bekliyor.















Hiç yorum yok: