İBER
Zamanın Avrupa’da dağıldığı yıllarda kültür sağanağının yıkadığı İspanya topraklarındayız... Katalunya, Bask, Endülüs ve İspanya. Farklı milliyetlerin, dillerin ve hatta ırkların birarada yaşayabildiği ve hep esmer, neşeli, heyecanlı, dans, müzik ve aşk insanı olarak belleklere yerleşmiş bir toplumu beklerken, her köşesine adım attığınızda önyargılarınıza şaştığınız ülke.... farklı dilleri konuşuyorlar ama bütünler, görünüşleri farklı ama hepsi İspanyollar; kimi Arap, kimi çingene kimi biraz Fransız belki ama onlar gerçek bir Akdeniz’li ve bir Akdeniz ülkesinin tüm değerlerini bünyesinde barındıran ve soğuk kuzeylilerin aklını başından alan ama bizim gibilerin de zevklerimizi bir kere daha tadabilme olanağını yaşadığımız diyarlar.
Barcelona:
İlk adımı Barcelona’ya atalım, gezi ve gözlemlerimize başlayalım... bir liman kenti
Barcelona, Katalunya devletinin başkenti, 92 olimpiyat oyunlarının ev sahibi, ılıman, kalabalık, eski bir şehir. Sürekli tatil durumu sezgisi veren, insanların genelde eğlenmek, yemek, içmek için yaşadığı, meydanları, geniş caddeleri, kiliseleri, eski binaları, marinası ile belki birçoğumuzun İzmir’e benzeteceği deniz kenti.
Barcelona, Katalunya devletinin başkenti, 92 olimpiyat oyunlarının ev sahibi, ılıman, kalabalık, eski bir şehir. Sürekli tatil durumu sezgisi veren, insanların genelde eğlenmek, yemek, içmek için yaşadığı, meydanları, geniş caddeleri, kiliseleri, eski binaları, marinası ile belki birçoğumuzun İzmir’e benzeteceği deniz kenti.
İlk anlardan itibaren kendinizi farklı bir ülkenin topraklarında hissetmiyorsunuz, biz Türkler için hiç yabancı değil, sokakları bizimki kadar pis, insanları bizimkiler kadar gürültücü ve telaşlı, tek fark bizden binlerce kere daha tembel olmaları...
Bu şehiri süsleyen büyük mimar GAUDİ’ye şükranlarımızı sunarken O’nun yaptığı eserleri büyük bir beğeniyle izleyebiliyoruz, 120 küsur yıldır bitmeyen Sagrada Familia, mimarın sanatında doruğa ulaştığı en önemli yapı. Çılgın ressam Picasso’nun eserlerinden örnekler görebileceğimiz Müzesi, Gotik Mahallesi (Barri Gotic) gidilmeye değer diğer mekanlar, yeri gelmişken Gotik Mahallesi olarak tanımlanan bölgenin bizim tarlabaşı, tophane, galata civarının izbe, nemli, karanlık sokaklarını ve mahallelerini hatırlattığını söyleyebilirim... güneş ışığının sokulamadığı bu yerlerde dolaşırken kendinize ve eşyalarınıza çok iyi sahip olmanız gerekiyor... tüm bunlara rağmen kapısı büyük bir meydana bakan ve o darlık ve karanlıkta tüm azametiyle karşınıza çıkan büyük katedralin içine girmenizi salık verebilirim.
Katalunya meydanından Marina’ya La Rambla Caddesi (nehir demekmiş ve bu cadde aslında eski nehrin yatağı) üzerinden inebilirsiniz, aslında çok geniş bir bulvar olan bu cadde tüm Barcelon’nın merkezi işlevinde, gençler, turistler, Barcelona’lılar zamanlarının büyük bölümünü burada geçiriyorlar, caddenin ortasında satıcıların olduğu orta kısım var ve ağaçlıklı bir yol şeklinde bulvarı ikiye bölüyor. Caddenin deniz tarafındaki son noktası kaşif Colomb’un heykelinin olduğu meydan ve buraya ulaştıktan sonra Marina artık karşınızda... burada büyük bir Akvaryum var, turistlerin ve özellikle de çocukların ziyaret ettiği bir mekan... yine Marina’nın çeşit çeşit deniz ürünlerini tadabileceğiniz Restoranlarla dolu olduğunu belirteyim... bu şehirde balık ve diğer deniz ürünlerinin binlerce çeşidini bulabilir ve keyifle yiyebilirsiniz İspanyol şaraplarından da asla damak tadınızı mahrum etmeyin. Her ne kadar meşhur yemekleri TAPAS ve PAYELLE önerilse de ben yine de deniz ürünleri derim... hemen belirteyim Tapas bizim tas kebabı ve payelle de binlerce sosla çeşitlendirilmiş pilav türevleri . Marina kısmını kapatmadan önce karayla bağlantısı tahta yollarla ve köprülerle olan bu yerde bir gece tahtaların arasından denize bakmanızı ve orada dolanan binlerce balığın alttaki ışıklandırma nedeniyle yaratmış olduğu manzarayı izlemenizi öneririm.
Şehrin dışına çıkmak için zaman ayırabilieseniz ilk hedef, benim hayranlık duyduğum, ressamlığının yanında çok iyi bir mekanik bilimci olarak da tanımladığım büyük sanatçı Salvador Dali’nin yaşadığı ve şimdi müzeye dönüştürülmüş evinin olduğu Figueres kasabası olmalı. Barcelona’nın yaklaşık 1 saat dışında olan bu kasaba şirinliği ile de görülmeye değer güzel bir nokta ama herşeyden önce Dali Müzesi karış karış gezilmeli.
Olimpiyatların bu şehre büyük katkısı olmuş bu nedenle şehrin birçok yeri yenilenmiş ya da yeni yapılmış. İşte bu dönemde yapılmış Barcelona Olimpiyat Stadının olduğu tepeden şehri kuşbakışı izleyebilirsiniz... tabiki her şehir gibi burada da resmi yerlerin, iş merkezlerinin olduğu bir kısım da var... Barcelona’yı diagonal bir şekilde boydan boya geçen ve genişliğini burada tanımlayamayacağım Av.Diagonal Caddesi sağlı sollu modern binaların olduğu, yine şık restoranların yer aldığı ve kent yaşamının kalbinin attığı bir mekan. Bizim Maslak civarını buraya örnek veremiyorum ne yazıkki.
Biraz daha şehirden uzaklaşırsak elit tabakanın oturduğu ve çok şık evlerin bulunduğu son noktası Trıbau tepesi olan bölgeyi de görmemiz gereken yerler listesine ilave edebiliriz.
Tam bir başkent. Barcelona’nın cıvıl cıvıl havasından sonra bu şehir önce size çok ağırbaşlı gelebilir ama aslında olayın nedeni toplumsal ve kültürel anlayışın ya da tarzların Katalan ülkesinden farklı oluşundan, biraz daha Avrupa şehri, gezdikçe ve gördükçe sevmeye başladığınız ve belki bir kere daha gelmeyi arzuladığınız.
Gündelik yaşamınıza devam edeceğiniz ve bir tatil atmosferine girmeniz gerekmeyen Madrid’te ziyaret etmeniz gereken ilk yer Avrupa’nın en büyük müzelerinden biri olan Prado Müzesi... müzede Van Dyak, Rubbens, Valezques, Ramirez, Melendez, Goya gibi hemen hemen tüm İspanyol ressamların eserlerini görebilirsiniz, çok geniş koridorlardan ve odalardan oluşan müzede en ilgi çekici görüntü, amatör, profesyonel ressamların ya da resim öğrencilerinin birçok köşe başını tutmuş olmaları ve şövalelerinin başında dış dünyadan tüm ilgilerini kesmek suretiyle duvarda gözlerine kestirdikleri tablonun kopyasını yapmakla uğraşmaları. Müzeyi gezmek saatlerinizi alıyor büyük bir yorgunlukla dışarı çıkıyorsunuz ancak eserler muhteşem, sadece resim değil bazı eşyalar da sergileniyor burada.
Madrid’e dört kapıdan giriliyor (muş demek daha doğru) bunlar Sol, Toledo, Alcala Kapıları imiş (dördüncü kapıyı göremedim) yine şehir büyük meydanlarla dolu bunların bazıları Colon (Kolomb), Cibeles (kibele) , Castillo Meydanları... İspanyollar da futbolu çok seven bir milllet ve maç sonralarında Real Madrid’in galibiyet kutlamaları Cibeles Meydanında yapılıyor. Bu meydan şehri boydan boya kesen Calle de Alcala (Alcala Cad.) ile Sol Meydanına bağlanıyor... sıfır noktası olarak kabul edilen SOL, tıpkı bizim Taksim Meydanı gibi bütün yolların çıktığı yer. Burası yine birbirine paralel daracık sokaklarla Mayor Meydanına bağlanıyor, bu meydan zamanında idamların ya da dövüşlerin yapıldığı engizisyon mahkemelerinin kurulduğu meydan... birbirini kesen dar sokaklar İstiklal Caddesine bağlı sokakları anımsatıyor tıpkı Beyoğlu’nda olduğu gibi birçok antikacı, eski eşyalar satan ya da hediyeliklerin olduğu dükkanlar, mutevazı butikler, Cafe’ler bu sokaklarda sizlere hizmet veriyor, istediğiniz herşeyi buralarda bulabilirsiniz ve en sonunda İstanbulluların İstiklal Caddesi Madrid’lilerin de Grand Via’sına ulaşabilir boylu boyunca turlayabilirsiniz...
Yine aynı ara sokaklardan geçerek çok yakındaki Kraliyet Sarayı’na ve bunu çevreleyen parka ve meydana ulaşabilirsiniz. Kral, monarşi yıkıldığından beri burada oturmuyor tamamen müze olmuş, duvarlarla çevrili uçsuz bucaksız bahçesi de duvarlar yıkılmak suretiyle insanların rahatça dolaşabildikleri parka dönüşmüş.
Bu meydanda (Plaza De Oriente) da çok şık restoran ve benim en güzel tatlıları ve pastaları yediğim Cafe Oriente ve Cafe El Obrador sıralanıyorlar.
Bu bölge gerçekten görülmeye değer. Madrid’i cadde ve sokakları ile geziyoruz, şehrin en zengin ve lüks caddeleri ise Goya ve Serrano Caddeleri ve bunlar bizim Rumeli-Vali Konağı Caddelerinde olduğu gibi şık mağazaların, antikacıların olduğu yerler.
Madrid birçok Avrupa şehrine göre ucuz, yemek ve gezme alternatiflerinin bir hayli fazla olduğu kalabalık ama bununla beraber sakin bir şehir, işte bu şehrin başkentliği teslim aldığı Toledo ise Madrid’de kokusunu alamadığınız tarihi burnunuza taşıyor.
Toledo :
Madrid’in 100 km kadar uzağında ve 500 yıl öncesine kadar İspanya Krallığına başkentlik yapmış müze kentteyiz... etrafı tamamiyle nehirle çevrili bu ada formundaki kent, 16.yy.da küçük geldiği için kral başkenti Madrid’e taşımış.
Şehre trenle gelmeyi tercih ettik ve istasyonda indiğimiz anda rayların bize zaman yolculuğu yaptırmış olduğunu hissettik, her bir köşesi nakış gibi işlenmiş tarihi istasyon binası karşısında büyülenmemeniz olanaksız. Tüm bunların üstüne Toledoyu çevreleyen nehrin üzerindeki köprüden ve büyük kapılardan geçerek şehre girdiğiniz anda artık tarihin sayfalarında ya da bir film setindesiniz... maket gibi bir şehir burası ben tam olarak sayamadım ama 50 adet müzesi var, kısacası tüm eski binalar irili ufaklı müzelere dönüşmüş durumda... hepsini gezmeniz hem zaman itibariyle hem de açık oldukları gün ve saatler itibariyle imkansız . Biz de Toledo’da bulunduğumuz saatler ve uygunluğu sonucunda El Greco’nun evini, Sinagog’u ve Avrupa’nın gotik tarzında inşa edilmiş en büyük ve görkemli katedrali Santa İglesia’yı gezmeyi tercih ettik...El Greco (gerçek adı başka kendisi Yunanistanda uzun yıllar yaşamış bir sanatçı ve İtalyan asıllı bu ülkede Yunanlı anlamına gelen bir lakapla çağrılmış) en verimli dönemini bu şehirde ve bu evde geçirmiş.
Bu maket kentte taş sokakları, avluları çiçeklerle donatılmış evleri, seramik atölyelerini büyük bir zevkle ve keyifle gezebilir kendinizi tarihi bir filmin perdesinde oynuyormuş gibi düşünebilirsiniz. İşte bu noktada İspanyolların kültürel yaşamına, sanatına ve müziğine çok ciddi etkileri olan Arap – Oryantal tarzın havasını barizce görebilirsiniz... bir dönem Arap istilasına maruz kalmış İspanya toprakları (711 yılında Emevi’li komutan-Türk asıllı olduğu da söyleniyor- Tarık Bin Ziyad işgal etmiş ve burası Emevilere bağlı Endülüs eyaleti olarak Arap egemenliğinde kalmış ta ki 1492 yılında eyaletin son kalesi Granada’nın anahtarı Kral Ferdinand’a teslim edilene kadar) yüzyıllar sonrasında bile klasik Avrupa sanatının ve kültürünün dışında oryantal desenleri bünyesinde taşımaya devam ediyor. Eski yapıların duvarlarında rastlayabileceğiniz oryantal desenler, altın işlemeciliğinin yaygınlığı, hareketli ve kıvrak müziği bu ülkede birşeylerin hala yaşadığını kanıtlıyor. Nehrin çevrelediği topraklarda kalan eski Toledo tamamen turistik tarzda yaşatılırken 21.yy.ın Toledo’su adanın dışında yeni haliyle küçük bir kasaba görünümünde.
El yapımı badem ezmelerinin ve şekerlemelerin yapıldığı küçük cafeler, porselen ve seramik çalışmaların satıldığı atölye-dükkanlar, şalların, yelpazelerin, altın işlemeli hediyelik eşyaların sokaklara taştığı tezgahlar arasında defalarca turlamaktan bıkmıyor ve bu hayal aleminden büyük kapıları geçerek çıkmamak için ruhunuzun büyük bir direnç sergilediğini hissediyorsunuz.








2 yorum:
selamlar, yazilar cok hoş, ellerinize saglik. bir harf hatasi gozunuzden kacmıs.
Madrid'deki muzenin adı PRADO.
Sevgiler
malesef Müzenin adı PRADO... PRADA başka şey o bir marka, çantaları gözlükleri falan var
... sevgiler
Yorum Gönder