21 Ekim 2010 Perşembe

RODOS (10-15 Ağustos 2004)

45 Dakika...

Çocukluğumdan beri hep merak içinde olmuştum, elimde Büyük Atlas; EGE Denizi’ne bakar, dantel gibi kenarlar, ortada motif motif adaların oluşturduğu bir mavi örtü hayal etmeye çalışırdım... büyüdükten sonra da Ege kıyılarındaki çeşitli beldelerimizde tatilimi geçirirken, hep güneşin deniz üzerinden batışını izlemiş, akıp gittiği o sularda neler var, sayısı 400’ü aşan o adalarda kimler yaşar, tanrı bana oraları görmek olanağını birgün verir mi acaba diye düşünür hatta dua ederdim... hani güneş batarken dilek tutarsa insan, “ olurmuş” derler ya!

Kısmet Rodos’aymış, burnumuzun dibinde Kos, Sakız, Midilli varken ilk adımı Rodos’a attık, iyi de etmişiz, diğerlerini zaten karadan da görebiliyoruz.

Rodos Türkiye’ye Datça Burnu (Reşadiye Yarımadası) tarafından iyice yakınlaşmış bulunan en büyük Yunan Adaları’ndan biri, merkezi ise başlıbaşına bir şehir... Ana karaya (Yunanistan tarafında) hayli de uzakta olduğu için tek başına bir ülke kadar herşeyini içinde barındıran gelişmiş biryer. Marmaris Limanı’ndan 45 dakikalık bir Katamaran yolculuğu ile Ada’nın Eski Şehir (Old Town) tarafındaki limanına ayak basıyor ve o limana da, hep temsili resimlerini gördüğümüz ünlü RODOS Heykeli’nin bacaklarını koyduğu şimdi ise üzerinde 2 adet geyik heykeli olan sütunların oluşturduğu kapısından giriyorsunuz, ilk gördüğünüz şey ise dörtbir yanı çevreleyen surlar, surların arasındaki kuleler ve gökyüzü ile kesişen burçlar... birazdan yürümeye başlayınca denizin neredeyse dibinden, omuzbaşınızdan yükselen bu surların Eski Şehri çevrelediğini, tarih boyunca denizden gelen tehlikeye karşı bu şehri ve ahalisini büyük bir sabırla koruduğunu, üzerinde geçişler için tam 11 adet kapı barındırdığını, toplam uzunluğunun 4 km’ye vardığını ve tam olarak dışından dolaşmak için yaklaşık 1,5 saat yürümek zorunda olabileceğinizi anlıyorsunuz...

İlk adımda gördüklerimizden bir parça uzaklaşalım ve yaşama tamamen girelim... buraya gelirken özel rezervasyonlarla bunalıma girmemiş, küçük iki yıldızlı bir otelden yer ayarlamıştık, tek isteğimiz merkeze çok yakın olması ve temiz olmasıydı, tam da istediğimiz gibi biryerde kalmayı başardık, Ulusal Tiyatro Binası, Oniki Adalar İdare Binası, Büyük Kilise ve Postane Binasına çok yakın olan, yine Eski Şehir’e yürüyerek sadece 10 dakikada ulaştığımız biryeri seçmekle ya da buraya rastlamakla ne kadar isabetli davrandığımızı ilerleyen günlerde anladık, Rodos’a geleceklerin de böyle yapmasını, ikinci kez geldiklerinde ise başka şehirlerinde kalmasını salık verebilirim. Herşey ayağımızın yanındaydı, heryere yürüyerek gidip, yürürken de tarih yolculuğumuzun tüm güzelliklerini yaşayabildik, özellikle de eski şehirde çakıl taşlarından yapılı yollardan (daha doğrusu mozaik) geçerken günümüzden tamamen uzaklaşıyor ve yine bu yolların kenarlarındaki, geniş düz kayalarla döşenmiş kare zeminli kaldırımlarda yalınayak yürüyerek bütün elektriğinizi toprağa iletebiliyorsunuz.

Ege-Yunan Uygarlıklarının antik atmosferine biz Türkler hiç yabancı olmadığımız için, özellikle Orta ve Kuzey Avrupalılar kadar aklımız başımızdan gitmese de, aşina olmanın da başka faydalarını kullanabiliyoruz, biz Anadolu’daki mekanlarımızdan alışkanlığımızla şok olmakla zaman kaybetmiyor bir an önce bu güzelliklerin, taşın ve tarihin canveren etkisini bünyemize ve ruhumuza yediriyoruz... surlar, kuleler, taş evler, ibadethaneler, kilise, tapınak, cami’ler, ilk günkü gibi kalmış ama bakımlı çakıl-mozaik yollar, ahşap aksesuarlar, satıcılar, dükkanlar, kahveler, lokantalar, cıvıl cıvıl bir ege-akdeniz tatil beldesi... kendimizle ortak noktaların aranıp bulunması, arada Türk olduğumuzu duyanlarla anında başlayan tatlı sohbetler... tüm bunlar bizi bile heyecanlandırabiliyorken soğuk ülkelerin insanlarını izlemek ise pek bir keyifli oluyor.

Sohbet deyince burada değinmeden edemeyeceğim ki; adada Türkçe bilen çok insan var, konuşamasalar da anlayabiliyorlar, bu tehlikeye önemle dikkat edilmeli, hatta Rodos’lu olmayıp, Yunanistan’ın muhtelif yerlerinden tatil için gelmiş Yunan’lılar içinde dahi böyle tiplere rastlandığını belirteyim... ama bunların dışında herhangi bir Rodos’lu ile konuşup da Türk olduğunuzu söylediğiniz an ipler kopuyor, adamlar bir de İstanbul’da yaşadığımızı öğrendiğinde büyük bir hayranlık ve imrenmeyle gözümüzün içine bakıyorlar, etraflarındaki diğer yabancılara dönerek “hemşerilerimiz, bunlar bizim arkadaşlarımız” gibi şeyler söylüyorlar ve hemen İstanbul ile ilgili özlem ve merak dolu sorgulamamıza başlıyorlar, resmen kucaklaşıyoruz onlarla, bize hemen; bilindik olmayan, çok turistik olmayıp daha özenli yerlerden söz edip oralara gitmemizi öneriyorlar (bir nevi iltimas geçiyorlar)... çoğu İstanbul’u hiç bilmiyor ama İzmir’e daha önce gitmişlikleri var, Marmaris ve Bodrum ise komşu kapısı olmuş.  Otelimizin işletmecisi Prokopis Tophane’li olan bir anneye sahip, yine Türkçesi karşısında şaşkınlıktan dilimizi yuttuğumuz Vefa Lisesi mezunu beyefendi, Türkçe konuşmak için kan-ter içinde kalan ve büyükannesi Trabzonlu olan Selanikli-Kavala’lı arkadaşımız Makis, babaannesi Bodrum’dan göç etmiş Rumlardan olan ve dördüncü kuşakta dahi hala evde Türkçe konuşan Duty-free çalışanı genç kardeşimiz Panos, ilginç örneklerimiz.

Eski Şehir’e ve aslında Rodos’a en büyük ünü kazandıran tarihsel olay St.John Şövalyelerinin burayı mesken tutması, işte surlarla çevrilmiş bu kale kent aslında şövalyelerin kenti, surları ve kaleyi bunlar inşa etmişler... surların kuzey-batı tarafından uzunca bir yol ile ulaştığınız Şövalyeler Sarayı ise görülecek en güzel yerlerden biri.... Şövalyeler Osmanlı Egemenliği’ne kadar 200 yıl boyunca adaya hakim olmuşlar, ondan öncesinde de Rodos, Bizans’ta Hristiyanlığın merkez noktalarından biri sayılmış ve bunun en önemli kalıntısı, 11.yy.da yapılmış olan Panayia Tou Kastrou Kilisesi; Kilise şövalye istilasından sonra Katolik Kilisesine dönüştürülmüş, Osmanlılar ise burayı Camiye çevirmişler, bugün ise arkeolojik bir yer olarak müze şeklinde ziyarete açık... yine Old Town’ın yukarı bölümlerinde Socratous Sokağının devamında Süleymaniye Camii ve hemen yanındaki Osmanlı Kitaplığı (Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi) ve Bizans Saat Kulesi görülmeye değer tarihi unsurlar... buralardan yine Socratous Sokağı yoluyla deniz tarafına doğru yürürseniz de ünlü Hipokrat Meydanı’na ulaşmak mümkün... Eski Şehrin en cıvıl cıvıl noktası denebilir, Socratous Sokağını kesen Menekleous Sokağı ise yanyana restoran ve tavernaların yer aldığı son derece eğlenceli bir mekan, bu sokak da, şehrin en güzel ve ağırbaşlı Barlarının bulunduğu meydan ile son buluyor, yemekten sonra mutlaka burada zaman geçirmelisiniz... özellikle de Baduz Bar’da.

Geleneksel Yunan Yemekleri için birçok yer denedikten sonra RUSTİCO Taverna’yı tercih edip iki akşam orayı mesken tuttuk, gerçekten ağzımıza layık, son derece lezzetli yemekleri ile bize hizmet verdi, yemek sonunda içilen Türk Kahvesi ve ardından vişne likörü, hizmeti yüzde yüz kusursuz hale getiriyor, menüsündeki; Kleftiko, Souvlaki, Stamna, Musakka, Ahtapot Salatası, Patlıcan Salatası yediklerimizden bazıları... her ne kadar aynı yemekleri yediğimiz iddia etsek de küçük nüansları yadsımamak gerek, sonuç itibariyle porsiyonlar fazlasıyla doyurucu yemekler ise enfes... bu arada belirteyim Taverna; illaki müzikli yemekyenilen yer değil, bir nevi lokanta ya da meyhane. Rustica’nın bir kolu da daha aşağıda Romeo Restoran ve burada deniz ürünleri ve balık ağırlıklı bir yemeği, Yunan müziği eşliğinde yiyebiliyorsunuz... standart gece hayatı içinse bir Barlar Sokağı burada da mevcut, beş yıl öncesine kadar bu sokakta (ki burası aslında iki kişinin yanyana zor yürüdüğü ve birbirini kesen 6-7 sokağın birleşiminden oluşan bir yer; biraz Nevizade’ye benziyor) sadece orjinal Yunan Tavernaları varmış, şimdi daha “trendy” olmuş, oturmak ve yürümek çok zor zira her yaş grubu ve milliyetten insan kaynıyor... Omuz omuza oturmak zorunda kaldığımız Yorgo ve Lefterakis kısaca bu tarihi bilgiyi verdiler, üzerine de AB hakkında geniş bir Türkiye muhabbeti yapıldı, en önemli konu ise Şampiyon Yunanistan futbol takımıydı, Türk’üz ya asla konuşmadan kırk yıllık ahbapmış gibi kucaklaşmadan ayrılık olmuyor...  içki konusuna gelince; o meşhur UZO’ları bizi kandıramıyor, rakının önüne geçmesi imkansız, şarapları ise berbat.

Rodos merkezin dışına çıkmak için tercihimiz en önemli ikinci kenti olan Lindos. Burası çok daha otantik bir forma sahip, eski filmlerde gördüğümüz İtalyan, Yunan Ada köylerini andırıyor, bembeyaz evler, daracık sokaklar, şapeller, sokaklarda siyah elbise ve siyah uzun çorap giysileri ile dolaşan yaşlı zayıf kadınlar, tam film kareleri gibi... Adanın heryerinde gördüğümüz çakıl mozaiklerin en güzellerini yine burada evlerde görebiliyoruz, daracık sokaklara bakan koca kapılar aralandığında karşınıza kocaman bir avlu ve bahçe çıkıyor, evler ise bu avlunun gerisinde, avlunun zemini ise muhteşem mozaiklerle kaplı, kısacası her kapının ardında sizi bekleyen manzara bu, ama kapıların kapandığı sokak ise yine bir eşekle bir insanın ancak yanyana yürüyebildiği kadar dar... Lindos’ta her tarihi antik kent gibi en tepe noktada bir Akropol var ve bu akropole tırmandığınızda gördükleriniz inanılmaz... kentin altında bir kent daha var, Bergama gibi değil ama hatırı sayılır bir yer burası. Kan-ter içinde tamamladığınız Akropol gezinizi Lindos’un kısacık ama tertemiz kumsalından denize atlayarak tamamlıyorsunuz, kum ve deniz tüm yorgunluğunuzu alıyor...

Deniz için adada sayısız plaj ve kumsal var bunlardan en uzunu (beş yıldızlı otellerin bazıları da burada sıralanmış) Faliraki... aslında minik bir köy Faliraki ve İngilizler burayı pek sevmişler etraf İngiliz kaynıyor... aslında motelimizin işletmecisi Prokopis bize, adanın öbür ucuna gitmemizi orada tek bir insanın dahi olmadığı tenha ve muhteşem plajlar olduğunu söylemişti, hem ulaşım güçlüğü hem de zamansızlıktan öğüdünü tutamadık, Faliraki ve benzeri yerlerde burun buruna olmak zorunda kaldığımız, İngiliz, Alman ve diğer milletleri görünce kendisine çok hak verdik ve keşke en başından rotamızı bilinmeyen (sadece Rodos’luların bilip tercih ettiği) o koylara çevirseydik diye hayıflandık. Bizim kıyı kentlerimizi kirleten sekizinci sınıf Avrupalı’lar ne yazıkki Rodos’ta da epeyce sorun teşkil ediyorlar, kalitesiz turist sadece bize gelmiyor, burada da üç vakit, patates kızartması ve donut yiyip bira içen ucuzcular var.

Deniz için değişik olabilecek bir diğer yer; Ladiko Plajı ki burası da İtalyan istilasında ama yine de diğerlerinden daha iyi durumda... Ladiko Plajı, Anthony Quinn’in ünlü ZORBA filminin deniz sahnesinin çevrildiği yer, izleyenler hatırlar Quinn çıplak bir şekilde koşarak burada denize atlar... kayalık ve daracık bir koy, manzara muhteşem, deniz pırıl pırıl, kumsal 1 metreden daha geniş değil, kendinize oturacak yer bulursanız keyfinize diyecek yok, mis gibi çamların kıyısından denize giriyor ve büyük zevk alabiliyorsunuz.

Bu arada öğrendiğimiz birşey de Adanın doğu taraflarının çok daha yeşil ama denizin daha rüzgarlı ve hırçın olduğu, batı tarafının ise boz ve çıplak olup çölü andırdığı ama bu tarafta da denizin daha sakin olduğu... batıya kıvrıldıktan sonraki kıyılardan Türkiye’yi çok rahat görebiliyorsunuz, kıyılar sanki yanımızda gibi. Bize bakan adaların bir kusuru var elbette, onlar bizim tarafa bakarken güneşi arkalarına alıyorlar ve denizin üzerinden olan batışını izleyemiyorlar, Rodos’ta da bu çok bariz, uygun yöndeki yerler ise adanın etkin yerleri değil, kısacası gün batarken oralarda bulunmanız zor olasılık. Böylesine küçük bir kaybınız olmasına rağmen Rodos, herşeyiyle kusursuz güzelliklere sahip hoş anılarla belleklerinizde önemli bir yer edinecek bir Ada ve sadece 45 dakika.








Hiç yorum yok: